Anadolu’da Misyonerlik

Akşam Gazetesi, 2004

Topraklarımızı alıp İncillerini verdiler

Bir Afrika meseli şöyle der:

“Hristiyanlık Afrika’ya geldiğinde, Afrikalıların toprakları, Hristiyanların ise İncilleri vardı. Hristiyanlar bize gözlerimizi kapayarak dua ve ibadet etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda onlar bizim topraklarımızı, biz de onların İncillerini almıştık.”

Bütün bu faaliyetler hiç kuşkusuz misyonerler tarafından yürütüldü. Ülkemizde son yıllarda artan misyonerlik faaliyetlerinin amacı ne? Geçmişte neler yaptılar? Gelecekteki hedefleri neler? Yoksa tıpkı Afrika’daki gibi toprakları ele geçirmek için İncil’i mi kullanıyorlar?

Anadolu toprakları farklı çağlarda farklı misyonerlik faaliyetlerine sahne oldu. Büyük İskender kendi ordularıyla birlikte Helen putperest tapınaklarını Anadolu üzerinden Afganistan’a dek taşıyıp yerleştirdi. Hz. İsa’nın 12 havarisinden Tarsuslu Aziz Pavlus (St. Paul) MS 33 yılında onun öğretisini yaymak için Anadolu’da şehir şehir gezdi. Putperest halkı Hristiyanlığa döndürerek ilk cemaatleri kurdu. Üç asır sonra ise Hristiyanlık Doğu Roma İmparatorluğu’ndaki pek çok inançtan biri olmaktan çıkıp resmi din olarak kabul edildi.

Ancak misyonerlik faaliyetleri böylece son bulmadı. Hristiyanların gözü, daima ilk kiliselerinin kurulduğu Anadolu’da ve Ortadoğu’da oldu. Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun yıkılması sürecinde Müslümanlaşan Anadolu, Küdüs’ü ele geçirmeye yönelik Haçlı Seferleri’nin bazen güzergahı, bazen de hedefi oldu. Güneydoğu Anadolu’da Kontluklar, Prenslikler kurulup yıkıldı.

Haçlı Seferleri’nin kalıcı sonuçlar sağlamaktan uzak kaldığını farkeden Fransisken rahibi Raymond Lulle (1235-1315), kendinden sonraki misyonerlerin yolunu çizen yazılar kaleme aldı. Bu yeni ve daha etkili savaş yöntemi, İslam ilim ve düşüncesinin öğrenilerek Müslümanları içten zaptetmeye yönelikti. Lulle’e göre; Müslümanları Hıristiyanlaştırmak için çalışan misyonerler, öncelikle sevgiyi esas almalıydı. Ardından da onların özgürce bu dini seçmelerini sağlamak gerekiyordu. Ancak inat gösterenlere karşı güç kullanarak Hristiyanlığı kabul ettirmek meşru kabul edilebilirdi.

Osmanlı topraklarında ilk misyonerler

Osmanlı Devleti’nde yerli Hristiyanların dışında, yurtdışından din adamı getirerek dini faaliyetler yürütme için ilk imtiyazlar 16. Yüzyıl’da, kapitülasyonlarla birlikte tanınır. Farklı mezheplerden Fransız Kaltolik misyonerleri, kendi cemaatlerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere Osmanlı Devleti’nden manastır kurma ve okul açma imtiyazları alır, ancak faaliyetleri zamanla bu kurumların dışına çıkmaya başlar. Asırlar içinde İtalya, Avusturya-Macaristan, İngiltere, Almanya ve son olarak da ABD benzer imtiyazlar edinir. St. Joseph, St.Michel, St. Pulcherie, Notre Dame de Sion, St.Georg, Robert Lisesi gibi günümüzde de ayakta olan pek çok yabancı okulun temelleri, bu imtiyazlara dayanır.

Anadolu’nun yanısıra günümüzdeki Yunanistan, Eski Yugoslavya, Lübnan, Suriye, Filistin topraklarında pek çık misyoner okulu veya kurumu, özellikle 19. yüzyılda sayılarını iyice artırarak faal olur. Çünkü Yeniçağ’da Avrupa’nın ekonomik ve siyasi üstünlüğünü kurmaya başlamasıyla da misyonerler yeni biçimlerde bu topraklara yönelir. Amaç bu kez salt din yaymaktan çıkıp aynı zamanda siyasi nüfuz kurmaya da yönelmiştir. Tanzimat sonrasında azınlık haklarıyla ilgili yeni düzenlemelere gidilmesiyle misyonerlik faaliyetleri yeni bir ivme kazanır. Diplomatik misyonlar bazen dini misyonlar gibi çalışır.

Ulus devletlerin kuruluşu ve misyonerlik

Misyonerler hemen her dönemde Müslüman nüfusu da Hristiyanlaştırmayı denemiş, ancak bunda başarılı olamayınca Gayrımüslim cemaatlere yönelmişlerdi. Müslümanlar gibi Yahudiler de misyonerlere hayal kırıklığı yaşatmıştı. Kendi cemaat örgütleri güçlü olan Rumlar da misyoner etkilerinden uzak kalır; Slavlar ve Ermeniler ise, modernleşen dünyada onlara sahip çıkan ve cemaat içi ihtiyaçlarını gidererek, kimlik bilincine varmalarını sağlayan misyonerleri sahiplenir. Slav uluslarının 1830’da Sırbistan’ın kurulmasıyla başlayan, milli kimliğini yaratarak bağımsızlığını kazanma süreçlerinde misyoner faaliyetlerinin katkısı büyüktür. Benzeri bir durum, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’nun şekillenmesi sırasında, Fransız misyonerlerinin 16. Yüzyıl’dan bu yana çeşitli Arap Katolik cemaatleri kurduğu Lübnan’da yaşanır.

Anadolu topraklarındaki misyonerler özellikle Ermenilerle ilgilidir. Fransız ve İtalyan misyonerlerinin etkisiyle 17. Yüzyıl’dan sonra Anadolu’nun çeşitli kentlerinde Ermeni Katolikleri, Kadim Ermeni Kilisesi’nden ayrılarak kendi cemaatlerini kurar, Adana’ya bağlı Misis metropolitliği bir süre bu cemaatin merkezi olur.

Son misyoner: ABD

Misyonerlik tablosuna en geç girenler ABD’li Protestanlardır. Robert Kolej, ABD toprakları dışındaki ilk misyoner okulu olarak 1863’te İstanbul’da faaliyete geçer. Okul kurulduğunda, gençlere okuma-yazma ve din; kızlara ev işi ve dikiş-nakış erkeklere ise zenaat öğretilen küçük bir kurs merkezidir. Bu okulların büyük kısmı 1810 ‘da Boston’da kurulan ve kısaca American Board olarak anılan American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM) isimli teşkilat tarafından açılmıştır. ABD’li misyonerler böylesi okulları -genellikle sağlık kurumları da içerecek biçimde- Sivas, Harput, Talas, Antep, Maraş, Tarsus, Erzurum başta olmak üzere, Anadolu’nun pek çok şehrinde örgütler. Harput önemli bir misyonerlik üssü haline gelir. Protestanlığı seçen pek çok Ermeni, 19 Yüzyıl sonlarında buradan ABD’ye akın akın göçer.

Bu kurumların raporlarında, 16. Yüzyıl’dan beri tüm misyonerleri hayal kırıklığına uğratan, yerli Müslüman nüfusun Hristiyanlığa ilgisizliği somut olarak anlatılmıştır. Uygur Kocabaşoğlu’nun ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Misyoner Okulları‘ çalışması, bu kurumların faaliyetlerini, kendi belgelerini kaynak göstererek ayrıntılı biçimde anlatır.

ABD Lozan’ı niye geç kabul etti?

ABD’lilerin bu faaliyetleri sonunda Ermeni cemaatinden bir kopuş daha yaşanır ve Ermeni Protestan Kilisesi kurulur. Böylece kendi kurdukları cemaatleri himaye etme imtiyazı alan Avrupalı ülkelerin saflarına ABD de katılır. Osmanlı Devleti’nde faaliyet gösteren pek çok misyoner grubu, kendi ülkelerinin nüfuz alanlarını belirleyerek bu bölgelerde bağımsız milli devletlerin kurulmasını sağlamışlardı. Misyonerlerin faaliyet sahalarıyla örtüşen bu nüfuz sahaları Sevr Anlaşması’na dek yansımıştır. 1914’te Osmanlı sınırları içinde 500’e yakın misyoner okulunda 59.414 öğrenci okumaktaydı. İstanbul’daki Robert Kolej’in mezunları arasında, genç Balkan ülkelerinin müstakbel devlet adamları vardı.

Misyonerlerin bu yolda sonuçsuz kalan tek çabası, Ermenilere yönelik faaliyetler olmuştu. Anadolu’da planlanan bağımsız Ermenistan kurulamamış; ABD de misyoner lobicilerin etkisi dolayısıyla Lozan Antlaşması’nı önce reddetmiş, uzun diplomatik çabalardan sonra ancak 17 Şubat 1927’de tanımıştır. Türkiye 20. yüzyıl başlarında, dünyada misyoner faaliyetlerin hedefine ulaşamadığı ender ülkelerden biriydi ve genç Cumhuriyet misyoner faaliyetlerinden arındırılmış bir alanda kurulmuştu.

Cumhuriyet döneminde misyonerler

3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile, bir kısmı zaten savaş sırasında kapısına kilit vuran misyoner okullarının çoğu sıkı denetim ve kontroller karşısında kapandı. Misyonerler bu nedenle çalışmalarını açıktan yürütemeyecekleri için taktik değiştirdiler. Yeni dönemde takip edecekleri eğitimin adını ‘ahlaki eğitim’ olarak nitelendirip, ‘İsimsiz Hristiyanlık (Unnamed Christianity)’ altında gizliden din propagandası yapmayı hedeflediler. Ancak, çok partili sisteme geçilmesine ve Türkiye’nin izlediği politikanın dışa açılmaya başlamasına paralel olarak misyonerlik faaliyetleri de yeniden canlandı.

Papa ve Başkan hedefi belirledi

Katolik Hristiyanlar’ın lideri Papa II. Jean Paul 1999 yılında yaptığı Noel konuşmasında ‘Birinci Binyılda Avrupa’yı Hristiyanlaştırdık. İkinci Binyılda ise Afrika ve Amerika kıtasını. Üçüncü Binyılda ise hedefimiz Asya’dır.‘ dedi. Papa’nın 22 Ocak 1991 ‘de yayınladığı bildiri ve nüfusunun büyük çoğunluğu Protestan olan ABD’nin Başkanı’nın 3 Mart 1992 tarihindeki şu sözleri dikkat çekiciydi: ‘Kilise öğretilerinin ve Hristiyanlığın, çöken Komünist bloka, Üçüncü Dünya’ya ve İslam ülkelerine taşınması için misyonerler göreve çağrılmıştır.

Hedef: 10. ve 40. paralellerin arası

Protestan misyonerlerin yayınlarında net olarak sınırlarını belirledikleri faaliyet alanı Kuzey yarımküredeki 10. ve 40. paraleller arasındaki bölgedir. Bölge, Kuzey Afrika ve Türkiye’yi de kapsar şekilde Ortadoğu, Kafkaslar ve bu doğrultuda Hindistan ve Çin’e kadar uzanmaktadır. Misyoner faaliyetlerinin yoğunlaştığı 10. ve 40. paralellerde yoğun olarak Müslümanlar ve Türklerin yaşaması ise dikkat çekicidir. Bir yüzyıl önce Batı dünyasının tüm dünyada dayattığı milli devlet modelinin yaygınlaştırılması için bir araç olarak kullanılan misyonerlik acaba bu kez nasıl bir amaç için gündeme getirmiştir?

YARIN – MİT ve MGK’NIN MİSYONERLİK DEĞERLENDİRMELERİ


İstihbarat ve güvenlik raporlarında misyonerlik

Anadolu’da misyonerlik 19. Yüzyıl’a dek mezheplerarası bir savaşken, bu tarihten sonra Hristiyan azınlıkların milli kimliklerinin inşasında rol oynadı. Günümüzde gittikçe artan faaliyetleri saptamak zor değil. Peki ya bunların arkasındaki ikincil amaçlar?

Misyonerlerin 19. Yüzyıldan bu yana gösterdiği faaliyetlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecindeki etkisi, devletin istihbarat ve güvenlik örgütlerinin gözlerinin daima misyonerlerle ilişkili kurumların üzerinde olmasına yolaçıyor. Bu konularda yakın zamanda açıklanan iki rapor, ‘Bu faaliyetlerin 12. Yüzyıl’da amacı ne?’ sorusunu bir kez daha akıllara getiriyor.

MİT Raporunda neler var

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Türkiye’deki misyonerlik faaliyetleri için 24 Nisan 2001 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu’na sunulacak bir rapor hazırladı. Bu rapor medyada, misyonerlerin günümüzdeki faaliyetlerini belgelemesinden çok, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Türkan Saylan’ın annesinin Hristiyan asıllı olduğuna dair bilgiyle yer buldu. Raporun tamamlanmasından 2.5 ay kadar önce, Derneğin faaliyetlerinin usulsüz olduğu iddiasıyla hakkında, İstanbul’da Maltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuştu.

Rapor bir 1800’lerin başından beri ülkemizde misyonerlik faaliyeti için bulunan Amerikan Bord Teşkilatı’nın yeni kurulan eğitim vakıflarıyla ilişkisine geniş yer veriyordu. Bord’un Türkiye’deki malvarlığını devrettiği Sağlık Eğitim Vakfı (SEV) mercek altına alınmıştı. Bord Teşkilatı, Üsküdar Amerikan, İzmir Amerikan, Tarsus Amerikan liseleriyle Gaziantep Amerikan Hastanesi’ni Osmanlı döneminde kurmuştu. Sekiz yıllık Temel Eğitim Yasası’nın kabul edilmesinden sonra ise, bu okulların ilköğretim bölümlerinin kurulması için mezunları SEV’i kurmuş, Bord da malvarlığını bu yeni vakfa devretmişti. SEV Üsküdar, İzmir ve Tarsus’ta ilkokullar açtı. Benzer biçimde, pekçok başka yabancı okulun da ilköğretim bölümlerini açmak için mezunların kurduğu vakıflar ise raporda bu derecede gündemde değildi.

Bord’un MİT Raporu’nun bu derece gündeminde olmasında, muhtemelen bünyesinde Hristiyanlığı yaymak için faaliyet gösteren Kitab-ı Mukaddes Şirketi’nin de (Bible House) yer almasıydı. ABD’deki Protestan cemaatlerinin bir kurumu olan Bord, merkezi İsviçre’de bulunan Dünya Kiliseler Birliği’nin de bir üyesiydi. Birlik, Fener Rum Patrikhanesi’nin öncülüğüyle 1948 yılında Katolik kiliseleri haricinde 44 ülkeden 147 kilisenin katılımıyla kurulmuştu.

Birliğin tüzüğündeki bazı başlıklar rapora şu şekilde yansıdı: ‘İnsanların sahip olduğu maddi ve manevi kaynakların paylaşımını sağlamak. Her yerde ve ortamda İncil’in öğretisi doğrultusunda çalışmalar yapmak. Ekümenik patrikhane bilincini geliştirmek. Başka ekonomik organizasyonlar ile bağlantı kurmak. Yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde ekümenik patrikhane fikrine yandaş olanları desteklemek.

Misyonerlik MGK gündeminde

Bu rapor, misyonerlik faaliyetlerini sadece Bord Teşkilatı çerçevesinden incelemiyordu. Misyonerlik bu raporla MGK’nın gündemine daha geniş bir çerçeveyle getirildi. Raporda misyonerlerin, 19. Yüzyıl boyunca sürdürdüklerine benzer bölücü amaçları olduğu uyarısı yeraldı. Türkiye’de misyonerlik faaliyetlerinin, birçok ülkede faaliyette bulunan Ermeni Toprakları Merkezi, Avrupa Kiliseler Birliği, Ortodoks Kiliseler Birliği, Dünya Kiliseler Birliği üyesi kişiler tarafından sürdürüldüğü ifade edildi. Son zamanlarda Türklerin sempatisini kazandıkları için Güney Kore vatandaşlarının da misyoner olarak kullanıldığına dikkat çekildi.

Raporda, misyonerlerin insanları etkilemek ve taraftar bulmak için Karadeniz’de Pontus, Güneydoğu’da Yezidilik, Keldanilik ve Hristiyan Kürtler, Doğu Anadolu’da Ermenilik, Ege ve İstanbul’da ise Hristiyanlığın ‘eski toprakları’ söyleminin kullanıldığı vurgulandı.

Günümüzün misyonerleri

Raporda Türkiye’deki misyonerlik kuruluşlarının şüphe çeken faaliyetleri şöyle sıralanıyor:

  • Son üç yılda ücretsiz olarak dağıtılan İncil sayısı 8 milyon adettir
  • Misyonerler İstanbul’da bazı radyo istasyonlarından Türkçe olarak Hristiyanlık propagandası yapmaktadır ve bazı kitabevlerinin de bizzat sahibi durumundadırlar. Bu yayınevleri bölücü nitelikli Türkiye haritaları yayınladıkları halde haklarında herhangi bir işlem yapılmamıştır.
  • Kiliseler aracılığıyla dağıtılan yayınlar arasında bulunan ‘Kapsam’ adlı aylık gazetede İslamiyet aleyhinde iddialara yer verilmektedir.
  • Son bir yıl içinde sadece İstanbul’da 19 kilise açılmıştır. Üstelik bu kiliselerin açıldığı yerlerde halihazırdaki Hristiyan cemaatlerden herhangi birinin üyeleri yaşamamaktadır.

Propaganda faaliyetleri özellikle lise son sınıf ve üniversite öğrencileri üzerinde yoğunlaştırılıyor. Maddi gücü olmayan vatandaşlar da iş ve para vaadiyle Hıristiyanlaştırılıyor. Misyonerler, Müslüman ülkelerdeki her sorunu ‘fırsat’ olarak değerlendirerek taraftar kazanmaya çalışıyor. Örneğin ‘Kürtler’ misyonerlerin hedef kitleleri arasında yeralmakta.

Takiyyeci misyonerler

Misyonerler, ilk önderleri Aziz Pavlus’a atfedilen iki temel yöntemi uyguluyor.

Birincisi ‘Hristiyan mesajlarının kültürlere uygun şekilde sunulması ve kültürel ortamlara uyarlanması.’

İkincisi ise ‘takiyyecilik’ yani ‘Herkese karşı herşey olmak’. Buna göre misyoner, Yahudi’nin yanında Yahudi, Müslüman’ın yanında Müslüman gibi davranacaktır. Faaliyetler sırasında dini terimlere özellikle dikkat edilecektir. Örneğin İslamiyet’te kullanılan ayet, maşaallah, inşaallah, Allah, besmele gibi kavramlar insanlara daha sempatik gözükebilmek için kullanılacaktır. Sohbetler Hristiyanlığa ters düşmeyen Fatiha suresi okunarak açılacaktır. Aziz Pavlus’un izinden giden misyonerler arasında oruç tutanlar olduğu gibi, İslami dualar okuyanlar da vardır. Hristiyanlığa ait, sözgelimi papazlık gibi bir kavramı ifade etmek için İslam kültüründe geçen imam gibi kelimeleri kullanırlar. Artık ayin müzikleri arasında Itri’nin eserleri de yeralıyor. Halkın düğün ve bayramlarına katılan misyonerler cenaze evlerine gidiyorlar. İsimleri Kitab-ı Mukaddes’ten alınma olan misyonerler, Joseph yerine Yusuf, Jakob yerine Yakup gibi bu isimlerin yerel versiyonlarını kullanıyor.

Adım adım İŞGAL

Misyonerlerin önde gelen isimlerinden Zwemer’in, 1930’ların başında Kudüs’te Zeytindağı’nda toplanan misyonerler kongresinde yaptığı konuşmadaki şu sözleri dikkat çekiciydi: ‘Hristiyan hükumetlerin, sizden İslam ülkelerinde yerine getirmenizi istediği asıl göreviniz, Müslümanların Hristiyan yapılması değildir. Asıl göreviniz Müslüman ülkelerdeki nesillerin dinini öğrenmesine mani olmak, onları dinlerinden soğutmaktır. Ve sizler bu çalışmalarınızla İslam ülkelerindeki emperyalist hareketin öncüleri olacaksınız. Böylece Müslüman halkların genç kuşakları emperyalizmin onlara sunduğu fikirleri benimseyecektir. Bu süreçte kuşaklar ciddi konulara hiç ilgi göstermeyen, ancak amaçsız ve kendi çıkarını gözeten ve isteklerine kavuşmak için herşeyi yapmaya hazır hale gelecektir.‘ Misyoner kuruluşlar bu yıllarda benzeri amaçlarla, TBMM’nin hilafeti kaldırmasını misyonerlerin bir başarısı gibi sunarak, işgal altında tuttukları Arap ülkelerinde halkın genç Türkiye’den ve Osmanlı İslam kültüründen daha da soğuması için önemli bir adım atmışlardı.

Kuzey Irak’ta FAALiYET

ABD’nin Kuzey Irak’ta Kürtler’i Hristiyanlaştırdığı biliniyor. Şu an Kuzey Irak’ta, Hristiyan dini eğitimi almış 122 kişilik askeri bir ekip bu amaçla çalışıyor. Hristiyanlaştırma birliğinin, Kuzey Irak’ta PKK’yı eğitmekle görevli Delta Force birliklerinin içinde mevzilendiği ifade ediliyor. Birliğin dolaylı olarak merkezi New York’ta bulunan İnternational Bible Students Assocation’a (Uluslararası İncil Öğrencileri Birliği) bağlı olduğu belirtiliyor. Depremden sonra ülkemizi terketmeyen bazı misyonerler de, fırsat buldukça Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde halkla temas noktaları yaratacak uygulamalarda yeralıyorlar.

YARIN: ATO VE TÜRK ORTODOKS KİLİSESİ’NİN TESPİTLERİ


ATO ve Türk Ortodoks Kilisesi’nin tespitleri

Ankara Ticaret Odası’nın raporuna göre Türkiye’de pekçok farklı Hristiyan grup, misyonerlik faaliyeti yürütüyor. Bu faaliyetler büyük şehirlerden, Anadolu’nun ücra köşelerine dek yayılmış durumda. Türk Ortodoks Kilisesi ise amacın yeni bir azınlık oluşturmak olduğunu vurguluyor.

ATO’nun raporu: ‘Hedef, Üniter yapı’

Ankara Ticaret Odası’nın (ATO) hazırlayıp Haziran 2004’te basına açıkladığı raporda, misyonerliğin etnik ve dini ayrımcılığı körükleyerek devletin üniter yapısını hedef aldığı ifade edildi. Türkiye’de Hristiyan nüfusun 50-55 bin olarak tahmin edildiği belirtilirken, misyonerlik faaliyetleri kapsamında 300’den fazla kilise, çok sayıda kitabevi ve yayınevi, 1 kütüphane, 6 dergi, çok sayıda vakıf, 5 radyo, manastırlar, 2 kafe, 7 şirket, 7 gazete, 2 müze, 4 harabe, 1 kale, ve onlarca dernek bulunduğu açıklandı. Rapora göre, İstanbul’da halen 126 kilise bulunuyor. Gelir seviyesi yüksek semtlerde sinema, tiyatro, kafe ve benzer eğlence merkezlerinde misyonerlik faaliyetleri kapsamında film gösterileri düzenleniyor. İki yayınevi eliyle yurt genelinde Hristiyanlık dinini tanıtıcı ve övücü kitap, kaset, broşür, CD, VCD dağıtımı yapılıyor.

2003 yılında 190 misyoner faaliyetinin tespit edildiği de bu raporda yer aldı. Faaliyetlerin yürütenler olarak Protestanlar, Katolikler, Ortodokslar, Bahailer, Yehova Şahitleri sıralandı. Hristiyan misyonerlik faaliyetlerinin ise Nevşehir, Adıyaman, Adana, Bursa, Diyarbakır ve Mersin illerinde yoğunlaştığı belirtildi.

ATO’nun raporunda Listelenen faaliyetler:

  • Merkezi New York’ta bulunan Yehova Şahitleri’nin taraftarları evleri kapı kapı dolaşarak kitap, dergi, broşür dağıtıyor, seminer, toplantılar düzenliyor.
  • Ülkemizde merkezi İstanbul olmak üzere Ankara, İzmir, Eskişehir, Antalya, Hatay, Aydın, Kuşadası ve Mersin illerinde ibadet salonları bulunuyor.
  • 1974 yılında İstanbul’da kurulan ‘Mukaddes Kitap Kursları Derneği’ faaliyetlerin merkezi durumunda.
  • Ankara Protestan Kurtuluş Kilisesi bünyesinde 2003 yılı içerisinde 60 kişi din değiştirdi. 15 kişi vaftiz edildi. Halen kilisenin 130 kişiden oluşan faal bir grubu var.
  • Bahailik faaliyetleri Sivas, Erzincan, Hatay, Adana, Gaziantep, Şanlı Urfa-Birecik, Mersin, Edirne ve İstanbul’da yoğunlaşıyor.
  • Bir grup Protestan misyonerin genel merkezi Almanya’da bulunuyor. Bu grubun Ankara’da kurduğu Türkiye Protestan Kiliseleri Birliği dışında 2000 yılında 19 adet Protestan kilisesi açıldı.

Türk Ortodoks Kilisesi ne diyor

TÜRK ORTODOKS KİLİSESİ NEDİR?

Müstakil Anadolu Türk Ortodoks Kilisesi, Kurtuluş Savaşı sırasında Milli Mücadele’ye destek veren Yozgat Akdağmağdenli bir Ortodoks din adamı olan Papa Eftim’in öncülüğüyle 1921’de Kayseri’de kuruldu. Özerk Yunan Kilisesi’nin, Fener Patrikhanesi ile bazen işbirliği için de, bazen de çatışarak 19. Yüzyıl’ın başlarından beri sürdürdüğü kendine cemaat devşirme faaliyetleri, Anadolu’nun Ortodoks kilisesine bağlı ama Türkçe konuşan yerli Hristiyanlarını da hedef alıyordu. Yunan Kilisesi, milli kimlikleri henüz oluşmamış bu cemaati, dini kimliklerini öne sürerek Helenleştirmeye çalışıyordu. Papa Eftim buna karşı, Karamanlı da denen bu cemaatin ve Pontuslular dışındaki Anadolu Ortodoks cemaatinin Türk olduğunu savunuyor ve bu cemaatin Milli Mücadele’ye desteğini sağlamak için elinden geleni yapıyordu. Atatürk, Meclis’te yanından halka söylevler çeken Papa Eftim için, ‘Bu millete bir ordu kadar hizmeti dokunmuştur’ demişti.

Lozan Antlaşması sonrasında Müstakil Anadolu Türk Ortodoks Kilisesi lağvedildi, Nüfus Mübadelesi kapsamında Anadolulu Ortodokslarla Yunanistanlı Müslümanlar yer değiştirdi; Eftim’in (Erenerol) ailesi istisna tutuldu. Papa Eftim, İstanbul’a yerleşerek kilisesini yeniden kurdu, vaazlerini Galata’daki üç Rum kilisesinde verdi. Dönemin milliyetçi siyasi akımlarının da etkisiyle İstanbullu Rumlar ve Karamanlılar bu kiliselere ilgi gösterdi. Ancak 1940’larda devletin Fener Patrikhanesi ile ilişkilerinin normalleşmesiyle cemaati azaldı, Türk Ortodoks Kilisesi için din adamı yetiştirmek için tek kaynak olarak Erenerol Ailesi kaldı. Oğulları Turgut ve Selçuk, II. ve III. Eftim adlarıyla onun görevini devraldı. Selçuk Erenerol’un 20 Aralık 2002’deki vefatından sonra bu makam boş kaldı. Bugün kilisenin temsilcisi, resmi basın sözcüsü olan Sevgi Erenerol, Papa I.Eftim’in kızı. Erenerol hem Batılı hem de Ortodoks Hristiyan misyonerleri ile ilgili uyarılarıyla zaman zaman basında yeralıyor.

Uyum yasalarından cesaret aldılar

Sevgi Erenerol: ‘Türkiye’nin AB’ye girmek için kabul ettiği ‘Uyum Yasaları’ misyonerlere geniş özgürlükler tanıdı. Artık Türkiye’de ‘din özgürlüğü’ kavramına sığınan herkes elini kolunu sallayarak misyonerlik faaliyetini rahatça sürdürüyor. Göz göre göre sürdürülen faaliyetlerine yasalar gereği Emniyet hiçbir şey yapamıyor.‘ şeklinde konuşuyor.

Amaç yeni bir azınlık

Misyonerlerin amaçlarının ülkenin yüzde 10’unu Hristiyanlaştırarak bir azınlık oluşturmak olduğunu belirten Erenerol şöyle devam ediyor: ‘Ardından birtakım taleplerle olaylar çıkarmak isteyeceklerdir. Bugün özellikle Kürt ve Alevi vatandaşlarımızı kullanmaya çalışıyorlar. Alevilikle Hıristiyanlık arasında bir farklılık olmadığını öne sürerek taraftar bulmaya çalışıyorlar. Çeşitli maddi imkanlarla cazibelerini arttırıyorlar.

Türk papazlar işbaşında

Sevgi Erenerol, Uyum Yasaları çıktıktan sonra Protestan misyonerlerin başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu’da kiliseler açtıklarını belirtiyor ve Diyarbakır’ın Sur Beldesi’nde kurulan kilisenin sonradan Protestan olan bir Türk misyoner papaz tarafından yönetildiğini ifade ediyor. Misyonerlerin son yıllarda ev kiliseler açtıklarına dikkat çeken Erenerol, İstanbul’da yasal izni olmaksızın açılan 21 kilise olduğunu belirtiyor ve misyoner tehlikeye şu sözlerle dikkat çekiyor: ‘Bu çalışmalar öncelikle Anayasa’ya aykırı. Türkiye’de bu tip faaliyetler, Anayasa’nın tekke ve zaviyelerle ilgili 174. maddesine göre yasaktır. Ancak misyonerler bir dükkanı, bir evi rahatlıkla kilise olarak adlandırıp, kapısına veya bulunduğu sokağa tabela asabiliyor. Sayısı kesin olmamakla birlikte 600’den fazla ev-kilise bulunuyor Türkiye’de. Buraları ev olarak kiralayıp sonradan ibadethaneye dönüştürüyorlar. Böyle yerler İstanbul, İzmir ve Ankara başta olmak üzere büyükşehirlerde açılıyor.

Ortodoks misyonerler

Sevgi Erenerol, son aylarda ekümeniklik tartışmasıyla sık sık gündeme gelen Fener Rum Patrikhanesi’nin de misyonerlik faaliyetlerinin Ortodoks ayağını oluşturduğunu öne sürüyor. Anadolu’da Ortodoks cemaat olmadığını belirten Erenerol, şöyle devam ediyor: ‘Ortodokslar Anadolu’ya tekrar yerleşebilir. Türkiye’nin AB üyeliğiyle beraber Anadolu’da bir zamanlar varolmuş Hıristiyan cemaatleri önceden yaşadıkları bölgelere yerleşirse o zaman Fener Patrikhanesi de o bölgelerde bulunan kiliselerin yeniden ayine açılmasını gündeme getirebilir. Şu anda da Anadolu’nun çeşitli yörelerindeki metruk kiliseler restore ediliyor, buralarda ayinler yapılıyor. Bundan da önemlisi cemaat olmadığı için Yunanistan’dan bu yörelere Hristiyan cemaat taşınıyor. Bu işin baş mimarı da Fener Rum Patriği Bartholemeos’tur. Türkiye’de dine dayalı bir azınlık oluşturulmaya çalışılıyor. Tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi ülkenin parçalanması için kullanılabilecek bir azınlık.

Erenerol, Hristiyan propagandası yapan radyo ve yayın organlarının olduğunu hatırlatarak ‘Türk 7’ adlı bir televizyon kanalının da kurulma aşamasında olduğunu ifade ediyor.

YARIN: ‘FELAKET SONRASINDA ORTAYA ÇIKIYOR’ VE ‘KARAKTER İNŞA EDİYORLAR’


Neler dediler?

Uzmanlara göre Türkiye bir devlet olarak misyoner faaliyetlerini çözümlemede yeterli değil. Özellikle 1999 yılındaki Marmara depreminden sonra çalışmalarına hız veren misyonerler, tam anlamıyla bir psikolojik harekat yürütüyor. Ancak Türkiye’de misyonerliği mercek altına alıp analiz eden hiçbir kurum yok. Bu konuda çalışmalar yapan tek kurum olan MGK Genel Sekreterliği’ne bağlı özel birim ise bir yıl önce kaldırıldı.

Karakter inşa ediyorlar

ODTÜ Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ömer Turan, misyonerlerin değişen çalışma prensiplerine uygun olarak hedeflerinin artık ‘karakter inşası’ olduğunu söyledi. Doç. Dr. Turan, Türkiye’de misyonerlerin çalışmalarının Cumhuriyet yönetimiyle birlikte engellendiği için yeni yöntemler geliştirdiklerini belirtti.

Cumhuriyet dönemindeki hedeflerini Hristiyanlığı telaffuz etmeden ‘karakter inşa etmek’ üzerine kurdular. 1920-1960 tarihleri arasında Türkiye, misyonerlik tarihinde karanlık dönem olarak bilinir. 1960’lardan sonra faaliyetlerini arttırdılar.

Hristiyanlığın barışçı din olduğunu anlatıyorlar. Hristiyanların sembollerini, Noel Baba’yı, azizleri, onların bayramlarını tanıtarak, sempatik göstererek yumuşak eylemler sergiliyorlar. Medya ve propaganda araçlarını kullanarak toplumun hafızasına ve davranışlarına yönelik çalışmalar sürdürülüyor.‘ dedi.

Doç. Dr. Ömer Turan, 1990’lardan itibaren Türkiye merkezli olarak 10. ve 40. paraleller arasını hedef seçen misyonerlerin hedefinin Türk ve İslam dünyası olduğunu belirtti. Geniş çaplı misyonerlik faaliyetlerine başlandığını vurgulayan Doç. Dr. Turan ‘Misyonerler Türkleri etki altına alamadıkları ve en az ulaşabildikleri millet olarak görüyorlar. Şimdi buraya yüklenmenin zamanıdır, diyorlar. Misyonerler bunun için eğitim, basın-yayın, sağlık alanlarında faaliyet gösteriyorlar. Toplumun sıkıntılı olduğu dönemlerde daha çok öne çıkıyorlar. Örneğin Marmara, Düzce depremlerinden sonra faaliyette bulundukları biliniyor. Savaş sonralarında, isyanların sonlarında, ekonomik krizlerde faaliyetlerini arttırıyorlar.‘ dedi.

Doç. Dr. Turan, Türkiye’de Alevi-Sünni meselesini misyonerlerin de kaşıdığını öne sürdü. Doç. Dr. Turan ‘Bazı misyoner kaynaklarında Alevilerin aslında Hristiyan kökenli oldukları ileri sürülüyor. Din yayma faaliyetleri aysbergin görünen kısmı. Faaliyetlerin ekonomik, siyasi, hatta askeri boyutları vardır. Türkiye’deki misyoner faaliyetlerinin en büyük destekçisi ise ABD’dir‘.

Türkiye misyonerliği bilmiyor

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bekir Karlığa, misyonerlikle ilgili Türkiye’nin kurumsal bir bilgi birikimi olmadığını ifade etti. Prof. Dr. Karlığa ‘Misyonerlerle ilgili maalesef çok sığ bir bilgi ve değerlendirmeye sahibiz. Türkiye misyonerliği bilmiyor. Çok profesyonel çalışan bir grubu bile tanımıyor, bilgi çözümlemesini yapamıyor. İlahiyat fakültelerinde misyonerlikle ilgili bölümler olmalı. O kadar değişik teknik ve yöntemlere sahip olan misyonerlik üzerine bilimsel araştırmalar yapılmalı.‘ dedi.

Misyonerlerin her döneme ve farklı bölgelere göre ayrı taktiklerle çalıştıklarını belirten Prof. Dr. Karlığa, sıradan vatandaşların bu kişileri tanıyamayacaklarını belirtti. Prof. Dr. Karlığa, dinler arası diyalog toplantılarına da eleştirel bakarak, misyonerlik faaliyetlerinin değişen boyutunu şöyle dile getirdi:

Son dönemlerde dinden söz etmeden faaliyet gösteriyorlar.

İslamiyet ve Hristiyanlığı karşı karşıya getirmemeye çalışıyorlar. Diyalog toplantılarıyla geniş kitlelerde sempati uyandırmaya çalışıyorlar.

‘Diyalog’ herhangi bir alanda, iki veya daha fazla kişi arasında karşılıklı olarak konuşma ve anlaşma demektir. Hangi şekilde olursa olsun diyalogun gerçekleşebilmesi için tarafların birbirini bilmesi, tanıması ve anlaması gerekir. Aksi takdirde kandırma, aldatma veya empoze etme durumu ortaya çıkar ki bu da diyalog anlayışının özüyle çelişir‘.

Özel İncil bastırıldı

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hamza Karaoğlan, misyonerlerin 2002 yılında Türkiye için özel İncil bastırdıklarını söyledi. Karaoğlan ‘Müslümanların şiddetle reddedeceği konular ya çıkarıldı ya da yumuşatıldı. İncil’i de Kuran’a yaklaştırma çabası içine girdiler. Misyonerler, Müslümanların seveceği şeyleri öne çıkarıyorlar‘ dedi.

Kürtler hedefte

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hikmet Eroğlu, misyonerlerin son yıllarda özellikle Güneydoğu’da Kürt kökenli vatandaşlara yönelik faaliyetlerde bulunduklarını ve onlara yurtdışında iş ve rahat hayat vaadettiğini ifade etti.

Doç. Dr. Hikmet Eroğlu beklentinin ve umutsuzluğun yoğun yaşandığı dönemlerde misyonerlik faaliyetlerinin arttığına dikkat çekerek ‘Misyonerler Güneydoğu’da yıllardır yaşanan olayları, yoksulluğu, terörü vurgulayarak bölge halkı üzerinde etki kurmaya çalışıyor.

1980 sonrası Türkiye’de din olgusunun tam anlaşılmaması sonucunda yaşanan değişimler nedeniyle inancı tam olmayan kişiler, özellikle gençler Hristiyanlığın etkisine girebiliyorlar. Üstüne bir de umutsuzluk, yoksulluk, terör eklenince kişiler ilk gördükleri ilgiye doğru yöneliyorlar. Misyonerler bu nedenle Kürt kökenli vatandaşlarımızı özellikle seçiyor ve o bölgelerde çalışıyorlar‘ dedi.

Misyonerlik psikolojik harekattır

Emekli Orgeneral Kemal Yavuz, misyonerliğin psikolojik harekatın temel unsurlarından olduğunu söyledi. Bir ülkenin bölünmesi, işgal edilmesi, her türlü savaşın kazanılması için psikolojik harekatın son derece önemli olduğunu ifade eden Yavuz, Türkiye’de buna karşı mücadele edecek bir kurumun olmadığını belirtti.

Kemal Yavuz, MGK Genel Sekreterliği’ne bağlı özel birimin bu konuda bir yıl öncesine kadar faaliyette bulunduğunu hatırlatarak şunları söyledi:

Psikolojik harekatı planlamak ve uygulamakla yetkili makam, MGK Genel Sekreterliği’nde özel bir daireydi. Bu daire, Türkiye’ye uygulanan psikolojik harekata karşı tedbirler alır ve gerektiğinde diğer ülkelere psikolojik harekat projeleri üretirdi. Bu konuda planlar, faaliyetler vardı, bakanlıklar bu yönde görevlendirilir, Emniyet’le ilişkiye girilerek psikolojik harekatta yönlendirmeler yapılıyordu. Ancak artık MGK’dan bu yetki alındı. Artık Türkiye’de psikolojik harekatı planlayan ve yapan birim bir yıldır yok. Türkiye psikolojik harekata tamamen açık‘.

Dinin, İslam toplumlarının üzerindeki psikolojik etkisine değinen Kemal Yavuz, misyonerlerin Türkiye’deki hoşgörü ortamından faydalandıklarını söyledi. Yavuz ‘Türkiye’deki tolerans İran’da, Mısır’da ya da diğer Arap ülkelerinde yok. Oralarda bir kişinin misyoner olduğunun anlaşılması ölümle dahi sonuçlanabiliyor. Ancak laik Türkiye’deki hoşgörü ve toleransı misyonerler istismar ediyor. Misyonerlik devlet tarafından resmen bir tehlike olarak ortaya konacak olsa bu Türkiye’nin alehine kullanılabilir. Tam da AB sürecinde İslam dışı faaliyetleri tehdit ediyormuş görüntüsü yaratır. Bu nedenle devletin resmi organları misyonerliği bir tehdit olarak lanse edemiyor olabilirler‘ dedi.

YARIN:

Mahir Kaynak: ‘Dini değil hayatı değiştiriyorlar…’

Aytunç Altındal: ’AB yasaları misyonleri azdırdı…’


Yöntem farklı hikaye aynı

Misyonerler değişen koşullara uyum sağlayacak biçimde stratejilerini yeniliyor, hatta yenilerini üretiyor. Buna karşılık Türkiye’nin geliştirdiği bir strateji yok, takip ve mücadele misyonerlik kavramı etrafında değil, tek tek olaylar çerçevesinde yürütülüyor

Misyonerler, değişen dünya koşullarında stratejilerini de değiştiriyor, mevcutların yanına yenilerini etkiliyor. Sözgelimi artık öncelikli hedeflerin arasında bireylerin Hıristiyanlaştırılmasının yanısıra, zihniyeti ve düşünce tarzlarını etkileyip değiştirme yoluyla kişilerin Hıristiyan kavramlarıyla uyumlu biçimde düşünmesinin sağlanması yer alıyor. Bu kültürel misyonerlik, misyonerlerin klasik din yayma taktiklerini engelleyen yasalara veya teamüllere takılma tehlikesi de taşımıyor.

Öte yandan, Türkiye’de AB’ye uyum sürecinde inanç özgürlüğünü koruyan ve bu alandaki kısıtlamaları kaldıran yasalar çıkarılması, bireylerin din değiştirmesi için eski yöntemlerle çalışan misyonerlerin çalışmalarını kayda değer derecede kolaylaştırdı. Misyonerlerin dinamik stratejilerine karşılık Türkiye’de geliştirilmiş herhangi bir strateji yok.

Misyonerlik faaliyetlerini izleyen birim yok

MİT eski görevlilerinden Prof. Dr. Mahir Kaynak, Türkiye’de yoğun olarak süren misyonerlik faaliyetlerine karşı kurumsal bir birimin olmadığını söyledi. Prof. Dr. Kaynak ‘Türkiye kavramları bilmez. Kavramlara yatkın ve alışkın değildir. Türkiye kişiler üzerine hareket eder. İyi adam – kötü adam ayrımı vardır. Yani PKK’lı vardır, PKK kavramı yoktur. Misyonerlikte de böyle. Halbuki hareketi bileceksiniz, ne anlama geldiğini, desteklerini, arka planını bileceksiniz. Sağlıklı kararlar verebilmek için tek çatı altında misyonerliği ele alan ve bunu çalışıp bunda uzmanlaşan bir birim olmalıdır‘ dedi.

Din siyaset aracı

Dünyadaki hakim siyasette son yıllarda ‘din motifinin’ kullanıldığını belirten Prof. Dr. Kaynak ‘Türkiye’de yüz kişinin, bin kişinin Hıristiyan olmasının önemi yok. Asıl mesele dini önemli kılmak ve bunu mücadele aracı haline getirmek. Türkiye’nin stratejik olarak karar vermesi gereken ‘din siyaset aracı olduğunda biz bu savaşın içinde mi olacağız? Biz de din motifiyle mi hareket edeceğiz? Yoksa mücadeleyi başka alana mı kaydıracağız?’ sorularına cevap bulmaktır‘ diye konuştu. Prof. Dr. Kaynak Fener Rum Patrikhanesi’yle son dönemlerde ortaya çıkan gelişmeleri de dinin bir çatışma ve mücadele haline getirilmesinin sonucu olarak yorumladı.

Dini değil hayatı değiştiriyorlar

Prof. Dr. Kaynak misyonerlikle ilgili olarak son dönemlerde yaşanan gelişmeleri şöyle yorumladı: ‘Kişinin dinini değiştirdiğinizde o kişiyi aynı zamanda açığa çıkarıyorsunuz. En profesyonel faaliyetler okul açmak suretiyle yürütülüyor. Çünkü o kişilerin dinlerini değil, hayata bakışlarını değiştiriyorsunuz. Özellikle eğitim sistemini değiştiren misyonerlik, hedefine daha kolay ulaşır. Örneğin YÖK sistemi üniversiteleri tamamen batılı okullar haline sokarken, bilimden ve milli kültürden uzaklaştı. Türkiye’de büyük balıklar kaçarken, küçüklerle uğraşılıyor. İnsanların din değiştirmesi değil, ülkenin sosyal ve psikolojik olarak çeşitli etkilerde kalması daha önemli. Anadolu’da 1800’lü yıllardaki misyonerlik faaliyetlerinde Ermenilerin dinleriyle değil siyasi faaliyetlerle ilgilenildi. Mesela Güneydoğu’da Kürt’ü değiştirmeden Türkiye karşısında bir yapıyı oluşturmaya çalışabilirler‘.

Hristiyanlara baskı

Prof. Dr. Mahir Kaynak, Türkiye’de yabancıların mülk edinmesi ve dini cemaatlerin ibadethane açmasına karşı çıkmanın Batı’yla çatışmak anlamına geleceğini vurgulayarak ‘Türkiye bunu çatışma unsuru haline getirirse ‘Hıristiyanlara baskı yapılıyor’ diye dünyaya lanse edilebilir. Şu anda Türkiye oyuna gelmemeli. Böyle bir çatışmayı ortaya koymak için çalışma yapılıyor olabilir. Satrançta piyon verilebilir, ama geri çekilme de vardır. Yani ekümenikliği de kabul edebiliriz. Türkiye’yi Hıristiyan dünyasının karşısında ve onun düşmanı olarak gösterilmesini doğru bulmadığım için bu kabul edilebilir‘.

Yeni amaç BOP’a hizmet

Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, son yıllarda Türkiye’de yoğunlaşan misyoner faaliyetlerini BOP’un bir parçası olarak değerlendirdi. Altındal ‘Ortadoğu’da yeni şekillenmeler için misyonerlik adımları atılıyor. Misyonerler tamamen ajan olarak yetiştiriliyorlar. Misyonerlerin on yılda bir düzenledikleri ve önemli kararlar aldıkları Lambeth toplantısının 14’üncüsü dört yıl önce yapıldı. Bu toplantıda Türkiye’nin misyonerlerin üssü olmasına karar verildi. Bu üsten Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’ne, Ortadoğu’ya geçilmesi planlandı.

Amerika Irak’ı işgal etti. Ardından Kuzey Irak’ta İsrail’in misyoner faaliyetleri başladı. Türkiye’nin Güneydoğusu’nda ise Kürt vatandaşlara yönelik misyoner faaliyetlerine hız verildi. Bunun için 100 bin Kürtçe İncil dağıtıldı. ‘Dinlerarası diyalog çalışmaları’ adı altında 1962-1965 yılları arasında başta Vatikan olmak üzere tüm Hristiyan aleminde bir faaliyet başlatılırken, özellikle 1993’te SSCB’nin tam olarak yıkılmasından sonra ivme kazandı. Dinlerarası diyalog konusunda 1960-1965 yılları arasında Türkiye, Suriye ve İran ile ve kısmen Irak’ta istihbarat ve demografik çalışmalar ‘Barış Gönüllüleri’ adlı misyonerler tarafından yürütüldü.

1996’dan itibaren İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin girişimiyle de hız kazandı. 1960’ta Türkiye’de 1019 barış gönüllüsü misyoner, özellikle Güneydoğu Anadolu’da faaliyet gösterdi. Dinin tebliği çok doğal. Ancak daha çok siyasi ve bölücü hareket içinde misyonerler. Güneydoğu’da ‘Siz eskiden Hristiyandınız. Sonradan kılıç zoruyla Müslüman edildiniz. Şimdi tekrar Hristiyan olun. Sizi Avrupa’ya alalım’ diyorlar‘ şeklinde konuştu.

Kilise evler açıldı

Son iki yılda 2 binden fazla kilise ev açıldığını hatırlatan Aytunç Altındal, daha çok ABD’den gelen Protestan ve Katolik kiliselerin misyonerlik faaliyetler içinde olduklarını belirtti. Altındal misyonerlerin hedefinin Hristiyanlığı yaymak olmadığını belirterek ‘Esas amaç din değiştirmeye davetten çok siyasi ve bölücü faaliyet. Çünkü onlar diyor ki ‘Hristiyanlık Anadolu’da doğdu. Dolayısıyla bu topraklar bizim, geri alacağız.’ Hükümet de bunda bir sakınca görmüyor ve diyor ki: ‘Ne var yani biz de Almanya’da cami açıyoruz insanlar Müslüman oluyor’. Ancak biz orada kalkıp da Berlin bizimdir, Müslüman olacak, geri almaya geldik, demiyoruz‘ dedi.

AB yasaları misyonerleri azdırdı

Aytunç Altındal, Türkiye’nin AB’ye girmek için çıkardığı Uyum Yasaları’nın misyoner faaliyetlerini arttırdığını söyledi. Altındal, ‘Uyum yasalarıyla ülkemizde yaşayanlara din ve vicdan özgürlüğü tanındı. Yani misyonerler istedikleri gibi dinlerini yayabilecekler, ibadethaneler açabilecekler. Misyoner sayısı giderek daha da artacak ve Türkiye’de belki de yüzlerce kilise açılacak. Bu, AB stratejisinin kaçınılmaz sonucudur. Devlet, misyonerlik faaliyetlerini önlemeye yönelik hiçbir ciddi girişimde bulunamıyor. Türkiye’de iki sene önce 238 kişi hakkında misyonerlik faaliyeti nedeniyle adli tahkikat yapıldı. Bu kişilerin 100’den fazlası sonradan Hristiyan olan Türk, diğerleri ise 14 ayrı ülkeden gelen misyonerlerdi. Avustralya’dan, Filipinler’den, Kore’den gelerek misyonerlik yapanlar var. Ancak son iki senedir AB uyum yasaları nedeniyle hiç kimse hakkında misyonerlik suçlamasında bulunulamadı. Türkiye şimdi misyonerlikle mücadele bakımından tıpkı Osmanlıların iyice zayıfladığı 1910-14 yıllarındaki görüntüyü sergiliyor‘ diye konuştu.

Patrik Bartholomeos misyoner toplantısında

Altındal, dünyanın en önemli misyoner teşkilatlarından olan Focolare teşkilatının 5 Haziran 1993’te düzenlenen toplantıda ‘diyalog’ kavramını ana başlık yaptıklarını hatırlattı. Altındal, toplantıda Müslümanlarla birlikte hareket etmeyi sağlayacak bazı kararlar alındığını ifade ederek şöyle devam etti: ‘Üç önemli davetli vardı. Birincisi, mason, bir büyük üstat ve aynı zamanda Malta şövalyesi olan İtalya Cumhurbaşkanı Oscar Luicis Calfaro. İkincisi, Avrupa Parlamentosu Başkanı Egont Kleptch. Üçüncüsü ise, BM’de aileden sorumlu bakan düzeyinde biri olan Henry Sokovsky. Bu üçü bir başka şahsı özel olarak buraya davet ettirmişlerdi. Focolare’nin bu toplantıdaki onur üyesi Patrik Bartholomeos’tu. 1943 senesinde Focolare, ‘yeni din anlayışı getirmeliyiz’ diyordu. Şimdi bunun için Fener Patrikhanesi’nin ekümenik olarak kabulü de dahil olmak üzere faaliyetler yoğunlaştı. Misyonerler artık din değişiminden ziyade kültür değişimi üzerine çalışıyor.

Yani birinin dinini değiştirmekte zorlanabilirler. Ancak ‘inkültürasyon’ yoluyla, tıpkı Hristiyanmışsın gibi düşündürmeyi başarabiliyorlar. Yani kişi Müslüman olabilir. Ancak verilen mesajlar ve sembollerle tıpkı bir Hristiyan’ın düşündüğü kavramlarla düşünmeye ve o kelimeleri kullanmaya başlayabilir. Bunun sonucunda da doğrudan doğruya Hristiyan olmaksızın o kişilere hizmet eder hale gelir‘.

YARIN: MİSYONERLİKTE SIKÇA SORULAN SORULAR


Misyonerlik hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Misyonerlik çalışmalarında yazılı ve görsel yayınların yanısıra artık internet de kullanılıyor. İnternet üzerinden ‘misyoner eğitimi yapan’ bir Hristiyan grubun http://www.two-fot.org/ adresindeki sayfaları da bunlardan biri.

Sitede ‘Sıkça Sorulan Sorular’ sayfası dikkat çekiyor

Türkler kimdir?

Türkler geçmişte, bugünkü Moğolistan, Sibirya ve Batı Çin’in bulunduğu bölgede yerleşiktiler. 7. ve 11. Yüzyıllar arasında göç etmişler; zaferler kazanmışlar ve 35. – 45. paralellerde bulunan topraklarda yerleşmişlerdir.

Yeryüzünde Türkçe konuşan 145 milyondan fazla insanın %90’ı, 35 – 45. paraleller arasında bulunan ‘İpekyolu’nda’ yaşamaktadır (Türkiye’den başlayarak Orta Asya ve Batı Çin’e kadar olan bölgede bulunan ülkeler). Türk dili, Çince, İngilizce, İspanyolca ve Hindu dilinden sonra dünyadaki en büyük beşinci dil grubunu oluşturur. Bu da ulaşılamayan milyonlarca Türk’e, ortak bir kalp diliyle İsa’dan bahsedilebileceğini göstermektedir.

Neye inanırlar?

Türkiye’deki Müslümanların çoğu Sünnidir; ayrıca bu insanlar batıl inançlara da sahiptir; büyüye, doğaüstü güçlere ve ruhların varlığına inanırlar. İslamı, dini inanç değil; kültürel bir gelenek gibi gören milyonlarca Türk bulunmaktadır.

Neden İncil’i Türkler’le paylaşmamız gerektiğine inanıyoruz?

Müslümanlar Hristiyan olmaktadır.

200 yıl önce, William Carey’nin Hindistan’a gitmesiyle modern misyonerler dönemi başlamış olmasına rağmen, misyonerler

1960 yılına kadar Türkiye’de, 1990 yılına kadar da Orta Asya’da hiçbir çalışma gerçekleştirmemiştir.

Türkiye’deki kiliseler niçin Hristiyan olmayan kardeşlerine ulaşamıyor?

Türkiye’nin, diğer Müslüman ülkelerden farkı, vatandaşlarına Anayasa önünde dinsel bir özgürlük tanımasıdır. Buna rağmen, bazı Türkler Hristiyan kilisesine karşı çıkmakta ve Müslümanların, İsa hakkındaki doğruları duymasını istememektedir. Bu yüzden de Müslüman kökenli Hristiyanlara, tekrar İslam dinini benimsemeleri için baskı yapmakta; Hristiyan misyonerler hakkında yalanlar söyleyerek ülkeden atılmalarına sebep olmakta ve Hristiyanlara ibadet edecek yer bırakmamak için kiliselere dava açmaktadırlar. Bu engellemelere rağmen, Türkiye’deki birkaç kilise diğer Türklere ulaşabilmektedir.

‘Operation World’ adlı kaynaktan elde edilen istatistiklere göre, Türk/Altay halklarının %99.8’i (bu oran Moğolları da kapsamaktadır), Dünya’da en az Hristiyanın yaşadığı bölgede yerleşiktir. Ulaşılamayan kitlenin, çevrelerinde yeterince Hristiyan olmadığı ve bu konuda kaynak elde edemedikleri için dışarıdan (farklı kültürlerden) yardım almaya ihtiyaç duydukları düşünülmektedir. (Operation World. s.759)

Türkiye’de Hristiyanlığı yaymaya çalışan gönüllülere duyulan ihtiyaç nedir. Ben ne yapabilirim?

Türkiye nüfusunun sadece binde üçü (%0.3) kendilerini Hristiyan olarak, ve yalnızca on binde üçü (%0.003) Evangelist Hristiyan olarak tanımlamaktadır. Bugün başlıca görevimiz, İncil ile Türklere ulaşmak adına çalışması gereken gönüllüleri biraraya getirerek seferber etmektir.

İncil Mektupları göndermek

Türkiye’ye her ay on İncil mektubu göndermek için kayıt olun. TWO gerekli metinleri ve adresi temin etmektedir.

Mektup arkadaşı olmak

Bir Türk’le İngilizce mektup arkadaşı olabilirsiniz. Programımızdaki pek çok Türk, orta okul ve lise yaşında, İngilizce öğrenmekte olan ve genellikle Müslüman bir temele sahip kişilerdir.

Özel projelere katkıda bulunmak

TWO, Hristiyan radyo yayınlarına, Kutsal Kitap parçalarına, Kutsal Kitap çevirilerine ve afetten sonra yardım çalışmalarına sermaye temin etmektedir.

Müslümanlar’la Hazreti İsa’yı paylaşma konusunda daha fazla bilgiyi nasıl edinebilirim?

Müslümanlara Hristiyanlığı yayma gibi konular hakkında bilgi içeren internet kaynaklarından:

  • İslamla ilgili soru cevaplar için: www.answering-islam.org
  • Anadolu’daki ‘Mahşerin Yedi Kilisesi’ ile ilgili kaynak sitesi: www.sevenchurches.org
  • İslam Düyasından haberler, Hristiyanlara yapılan zulümle ilgili site: www.opendoorsusa.org
  • Dünya Halkları Etnolojisi: www.sil.org
  • Hristiyanlık çalışmaları yapan Türkçe sitelerden bazıları: İncil Dersleri, istanbul www. KutsalKitap.org
  • İslamla ilgili soru cevaplar www.answering-islam.org/Turkish
  • Ücretsiz Türkçe Yeni Ahit www.aloincil.com
  • Türkçe Yeni Ahit www.incil.com
  • Hristiyan Kilisesi www.isamesih.org
  • Hristiyan Kilisesi www.eteskilisesi.tripod.com

Rakamlarla Türkiye’de misyonerlik

Misyonerler Türkiye’de dört ayrı teşkilata bağlı 53 cemaat halinde çalışıyor. 4 bin 970 kayıtlı üye ve 12 bin 564 kayıtsız sempatizanlarının olduğu iddia ediliyor. Sadece 2001 yılında İncil propagandası yapan 750.000 mektup posta ile yollanırken, son yıllarda bu faaliyetlerin bir kısmı ithal misyonerler yerine, Protestanlaştırılmış Türkler vasıtasıyla yürütülüyor. 1999 verilerine göre sadece İstanbul’da Hristiyanlaşan Türklerin sayısı 200’ü buldu. Yine, sadece İstanbul’da, yerli Hristiyanların yaşamadığı yerlerde dahi 19 kilise açıldı.

19. Yüzyıl’ın ortalarında Türkçe’ye çevrilen İncil, 1988 yılında güncel dile uyarlanarak yeniden basıldı. Türkiye’de yıllardır kapı kapı gezerek ya da gazetelere verilen ilanlarla bedava İncil dağıtılıyor. Beş uluslararası radyo istasyonundan haftada 12 saat Türkçe Hristiyanlık propagandası yapıyor.

Son birkaç yıldır Türkiye’ye çok sayıda Filipinli kadın misyoner geldi. Bunlar, evlerde hizmetçi olarak çalışıyor. Noel Baba Vakfı, Birliğe Çağrı Vakfı, İsa Mesih Cemiyeti ve Kutsal Kitapları Araştırma Derneği, Hristiyanlıkla bağı olan kuruluşlar arasında. Bunların yanısıra, Ankara ve İstanbul’da TEE (Theological Education by Extension) programları ve yine İstanbul’da bir İncil okulu açıldı.

Misyonerlerin Dünya Kiliseler Birliği (JCC), Vatikan, Amerikan Luther Kilisesi, Alman Bremen Kilisesi, Yedi Gün Mesihçileri, Yehova Şahitleri, İsa Yolunda Haçlı Öğrencileri, Amerikan Ford Şirketi ve Uluslararası Kızılhaç Örgütü gibi oluşumlardan siyasi ve parasal destek aldıkları öne sürülüyor.

Geçtiğimiz yıl Türk Protestanlar tarafından İstanbul’da ‘Kutsal Kitapları Araştırma Derneği’ kuruldu. İnternette de www.sevgiyayınları.com., www.isamesih.org., www.müjde.org., www.kurtuluş.org., www.members.truepaht.com. gibi pekçok site bulunuyor.