İlahi Efendiler ve Sürü Köleler
Günümüzde insan, çoğu zaman “düşünen hayvan” (animal rationale) ya da “aklını kullanabilen hayvan” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanımın kökleri, 1. Aydınlanma Dönemine, Aristoteles’e kadar uzanır. Aristoteles, Politika adlı eserinde insanı “zoon politikon” (siyasal/toplumsal hayvan) olarak tanımlamıştır. Buradaki vurgu, insanın bir arada yaşama ve toplumsal örgütlenme kabiliyetine işaret eder. Ancak Aristoteles’in ardılları, özellikle de 2. Aydınlanma dönemi filozofları (Descartes, Kant ve takipçileri), bu tanımı yeniden yorumlamışlardır. “Politikon”un toplumsallık vurgusu giderek ikinci plana itilmiş, insan daha çok “düşünen” (res cogitans) ya da “akıl sahibi” (animal rationale) varlık olarak tanımlanmıştır. (Descartes, Meditationes; Kant, Kritik der reinen Vernunft).
Böylece Aristoteles’in “birlikte yaşama yetisi”ne dayalı antropolojik yaklaşımı, modern felsefede akıl ve düşünme merkezli bir anlayışa dönüşmüştür (Barbier, Modern Batı Düşüncesinde Din ve Siyaset).
Bu yaklaşıma göre insan, iki boyuta sahiptir: biyolojik beden ve akıl. İnsan, biyolojik bakımdan, evrim sürecinde belirli bir dönemde ortaya çıkmış olan bir hayvan türüdür; yani özü itibariyle hayvanî varoluşa sahiptir. Özellikle modern biyoloji ve antropoloji literatürü, insanın primatlardan evrimleşerek günümüzdeki formuna ulaştığını iddia etmektedir (Darwin, The Descent of Man).
Akıl ise, insanın hayvani yönünden ayrıldığı temel alandır. Akıl, duyular aracılığıyla doğa ile ilişki kurar; doğayı algılar, düzenler ve kavramsallaştırır. Aynı zamanda insanın kendi türünden diğer bireyleri de algılamasını ve onlarla ilişki kurmasını sağlar. Bu algılar, akıl yoluyla değerlendirilir ve bu değerlendirmeler sonucunda çeşitli kararlar alınır (Kant, Kritik der reinen Vernunft).
2. Aydınlanma düşüncesinden itibaren gelişen bu yaklaşım, özellikle Kant felsefesinde ifadesini bulur. Kant’a göre akıl, yalnızca duyuların sağladığı verileri düzenlemekle kalmaz, aynı zamanda özgürlük alanını da temellendirir. Bu nedenle modern düşünce, insanın akılsal özgürlüğe sahip bir varlık olduğunu ileri sürmüştür (Kant, Kritik der praktischen Vernunft).
Bu yaklaşım, insanın doğaüstü bir yaratıcıyla veya düzenleyici bir güçle ilişkisini reddeder; hatta böylesi bir varlığın mevcudiyetini de inkâr eder (Comte, Cours de philosophie positive). Vicdani duyguları, aşkın bir kaynağa dayandırmak yerine, etik yapıyla ilişkilendirir ve bunları da akıl temelinde açıklamaya çalışır (Durkheim, Les formes élémentaires de la vie religieuse).
İnsanı özünde hayvani bir varlığa indirgeyen bu görüşler, insanın hayvanlar üzerindeki egemenliğinin ve sahipliğinin, insan toplumlarına nasıl uygulanabileceğini incelemişlerdir. Bu bağlamda amaç, insan toplumlarının da tıpkı hayvan sürüleri gibi yönlendirilebilir ve çıkar sağlanabilir bir yapıya dönüştürülmesidir (Spencer, Principles of Sociology).
Bu düşünceye göre, “sürü” olarak görülen insan toplulukları, kendi kendilerini eğitme kapasitesine sahip değildir. Dolayısıyla, bu toplulukların, aklını daha etkin kullanabilen, üstün yapıya sahip belirli insan grupları tarafından yönetilmeleri gerektiği savunulmuştur (Nietzsche, Zur Genealogie der Moral).
Bu anlayışa göre, insan sürülerini yönetecek olan üstün grup, diğerleri gibi hayvandan evrimleşerek “insanımsılaşmış” varlıklar değildir. Onlar, doğrudan insan olarak dünya yüzeyinde var edilmişlerdir. Bu görüşün yaratılış (genesis) teorisine göre dünyaya cennetten inmiş bir Âdem vardır. Âdem’in soyundan gelen bu özel grup, hayvandan evrimleşmiş insanımsı toplulukları yönetme yetkisine sahiptir (Genesis 2–3).
Bu anlayışta Tanrı kavramı, insan topluluklarına ancak onların üstün insan grubunu kabul etmelerini, itaat etmelerini ve boyun eğmelerini sağlayacak ölçüde yerleştirilir. Üstün insan grubu, diğerlerinden farklı olarak hayvan kökenli değil; yaratılış itibariyle doğrudan ilahi bir varlık niteliği taşır. Bu nedenle onların akılları, “olması gerektiği gibi” tam ve yetkin bir biçimde faaliyet göstermektedir. Buna karşılık, evrim süreciyle ortaya çıktığı varsayılan diğer toplulukların akılları, bedenleriyle birlikte kısmen gelişmiş olsa da, aynı ölçüde olgunlaşmamış kabul edilir (Gnostik literatür; Nazi ırk teorileri).
Böylece ortaya iki farklı sınıfta insan türü çıkar: efendiler ve köleler (Nietzsche, Der Wille zur Macht).
Oysa insan denilen varlık, bu sahtekâr yaklaşımların iddia ettiği gibi yalnızca bir beden–akıl bileşiminden ibaret değildir. Onların “insan” diye gördükleri gövde, gerçekte insan için yalnızca bir aparattır. Hakiki insan, bu gövdeyi kullanan, ulvî değerler uğruna yaşayan mücerret bir varlıktır (İbn Sina, Kitabü’n-Nefs; Scheler, Die Stellung des Menschen im Kosmos).
Yazı Özeti
"İnsan, aklını kullanabilen hayvandır" tanımının kökleri; 1. Aydınlanma Dönemine, Aristoteles’e kadar uzanır.


Geri bildirim: Varlık Modeli - DuruVizyon