Tarih, Zaman ve Algı: Episteme mi, Doxa mı?
Zaman ve Olayın Doğası
Zaman hızla akıp geçmektedir. Her şey “şimdi” olmakta, şimdiden sonra her şey –tek bir fotoğraf karesi gibi—durağan hale gelmektedir. Şeyler durağanlaşır; olaylar, eylem ve hareketler sona erer. Geçmişte kalan sadece, şeylerin bilgisidir. Bu bilgi, nesli tükenmiş bir canlı türünün bilgisi, sosyal bir grubun bilgisi, yaşanmış olayların bilgisi, doktorun rapor ettiği bir anemnez vb. her alanda ve her çeşit bilgi olabilir.
Günümüz literatüründe tarihin, olayları incelediği belirtilmektedir1. Ancak bakılan yer geçmiş olduğuna göre artık bir olaydan bahsedilebilir mi?
Olay, yalnızca gerçekleştiği anda vardır; geçmişte ise artık yalnızca bir iz, bir bakiye, bir anlatı malzemesi olarak mevcuttur. Tarih, geride iz olarak kalan “şeyler” üzerinden, geçmişte yaşanmış olayları zihinlerde tekrar imgeleyebilmek için yapılan çabadır. Geçmişte kalan herhangi bir bilginin, “şimdi”nin durumuna ve argümanlarına göre yeniden değerlendirilmesine tarih denir2.
Tarihçinin Sınırları ve Objektiflik Sorunu
Tarihi yazan, ne kadar “objektif” kalma çabasında olursa olsun, iki sorunla karşı karşıyadır. Birincisi, tarihçi olayın gerçekleştiği andaki tüm motivasyonları bilemez. Kişiler genellikle, arzu ettikleri şeyleri geniş çaplı kabul ettirebilmek için bir takım “makul nedenler”e bağlamak eğilimindedir. Tarihçi, her ne kadar o günün söylemlerini ve şartlarını incelesin, ortaya konulmamış temel motivasyonları tam olarak bilemez.
İkincisi, tarihçinin ulaştığı motivasyon kaynakları dahi birer algıdır. Algıların zihinlerde imgelenmesi, bilgi ve düşünceye çevrilmesi herkes için parmak izi kadar farklıdır. Aynı algılar bile farklı kişilerde aynı imgeleri oluşturmaz; oluşsa bile bireysel mantık ve düşünce akışları sonucunda aynı kavramlara bağlanması mümkün değildir3. Bu nedenle tarihçi hiçbir durumda tam olarak olayların kahramanları gibi düşünemez4.
Dolayısıyla tarih, bilimsel kesinlik (episteme) üretmez; ancak akıl yürütülmüş kanaatler (doxa) üretir5. Bu nedenle tarih, bilimin değil, felsefenin ve hermeneutiğin bir kolu olarak anlaşılmalıdır.
Tarih, Deneyim ve Gelecek
Bireyler, yaşamları boyunca edindikleri tecrübeler ve deneyim bilgileri üzerinden geleceklerine yön vermeye çalışırlar. Örneğin bir tacir, daha önce başından geçen bir olaydan elde ettiği bilgi ve kavram kazanımları ile sonraki “şimdi”lerde vereceği kararları şekillendirir. Güvenilir olmadığını tecrübe ettiği müşteriye tekrar mal satmaz.
Tarih, toplumların deneyim bilgileri olarak ortaya çıkar. Tarihin amacı salt geçmişi öğrenmek değil; geleceği yönlendirmektir6. Bilgiye ulaşmak, merak gidermek için değil, hakimiyet güdüsüyle girişilen bir çabadır. İnsan için temel kaygılardan birisi de “yarın”dır.
Doğa determinizm (belirlenim) üzerine kuruludur. Şimdideki her şey, yarın için nedendir. Bu konuda bize göre önemli nokta şudur: geleceği belirleyen geçmiş değil, şimdidir.
Yarının Manipülasyonu
“Yarın” iki şekilde gerçekleşir:
- Doğal süreçler: Doğanın olağan seyri ile tabii olarak şimdi ortaya çıkanlar yarını belirler. Örneğin bir nehir, havzası boyunca taşıdığı alüvyonlar ile denize bağlandığı yerde bir delta oluşturur ve bunun birtakım sonuçları vardır. Bu bilgi, herhangi bir bilim alanının konusu olarak incelenebilir. Amaç, nehirlerin davranışlarını ve doğal değişimleri öngörebilmektir.
- İnsanın müdahalesi: Doğanın tabii akışı bir şekilde değiştirilir. Örneğin İzmir Körfezi’ne akan Gediz Nehri’nin körfezi dolduracağı öngörüldüğü için nehir yatağı değiştirilmiş ve körfezin dolması engellenmiştir 7.
İnsanın doğaya hükmetme duygusu içgüdüseldir. Bireye göre doğa, diğer bireyleri de kapsar. Böylece hükmetme içgüdüsü, toplumsal otorite ve egemenlik hırsına evrilir.
Tarih ve Tahakküm
Doğaya ve toplumlara hükmetmenin çeşitli yolları vardır. Tarihi manipüle etmek de bunlardan biridir. Tarih biliminin, özellikle toplumları yönlendirmek ve ayrıştırmak için kullanıldığı gözlenmiştir.
Örnek 1: Sultan 2. Abdulhamid Han veya Gazi Mustafa Kemal Paşa hakkında ortaya konulan tarihsel yorumlar, toplumları manipüle etmek, yönlendirmek ve hatta daha özelinde ayrıştırmak için kullanılmıştır. Bunun altında yatan nedenin, tahakküm ve iktidarı meşrulaştırmak olduğu söylenebilir.
Örnek 2: Bugün Holokost, Alman ırkının Yahudilere karşı uyguladığı sistemli bir kırım olarak nitelendirilmektedir. Ancak farklı okumalarla, kırıma uğrayanların, Yahudi ırkının sadece bir kolu (Güney Yahudalılar) ve kırımı gerçekleştirenlerin de yine Yahudilerin farklı bir kolu (Kuzey İsrail Yahudileri) olduğu değerlendirilebilir. Bilimsel olarak anlamlı temelleri bulunan bu iki yaklaşımdan birisi diğerine, medya ve sanat da dahil olmak üzere çeşitli yöntemlerle baskın kılınmaya çalışılmıştır.
Örnek 3: Ermeni soykırımı meselesinde, hangi toplumun soykırıma uğradığı hala tartışmalıdır. Bizzat son dönemdeki Ermeni siyasetçilerin açıklamalarına göre, Türkiye’nin siyasi ve askeri durumunu (NATO üyeliğini) etkilemek üzere Sovyetler tarafından bir tarih algısı üretilmesi iddiası söz konusudur. Tarihi belge niteliğindeki evrakın incelenmesinden hala daha kaçınılıyor olması bu açıklamayı güçlendirmektir. Eğer burada gerçekten bir manipülasyon söz konusu ise; komşu iki halk arasında bir düşmanlık peydah etmek, birtakım odakların tahakkümünü güçlendirmek arzusu dışında açıklanamaz.
Tarih, aynı zamanda kimlik kurma, adalet arama, anlam üretme gibi işlevler taşır. Ancak bunlar da çoğu zaman iktidar ve tahakkümün aracıdır. Birtakım faraziyeleri, birer tarihsel gerçekmiş gibi ortaya koyma veya yaşanmış birtakım olayları görmezden gelme yaklaşımlarını, tahakküm ve iktidar mücadelesinin bir aracı olarak görmekte hiçbir beis olamaz.
En masum tarih çalışmaları, belki de salt meraktan kaynaklanan çalışmalar olarak düşünülebilir. Örneğin, evrenin nasıl var olduğuna dair yapılan incelemeler ve Cern araştırmaları… Bunlar bile evrenin var oluşunda ortaya çıkan enerjiyi keşfetmek ve o gücün kudretine sahip olabilmek gayesi içindir. Bilim hiçbir zaman merak üzerine işlemez.
Tarih Yazımı
Tarihin, geleceği şekillendirici bir işlev sahibi olabilmesi için bilinirliği yanında toplumlara kabul ettirilmesi gereği söz konusudur. Tarih, öncelikle yazılmalı, ardından pazarlanmalıdır. Tarih yazımında, akademik dil dışında genellikle kullanılan diller milliyetçi/etnik dil, itikadi (dinsel) dil veya ideolojik dillerdir. Bu diller, tarih algısının hedef toplumuna göre tercih edilir. Özellikle dinsel metinler, tarih algısı oluşturmak için çok daha kullanışlı görünmektedir. Örneğin, “Adem” figürünün ilk insan olduğuna dair bilgi sadece Tevrat’ta geçer. Bunun dışında herhangi bir kaynak böyle bir bilgi ortaya koymaz; bilimsel olarak doğrulanabilir değildir. Bu bilginin semavi bir kaynağa dayandırılması, sorgulanmadan kabullenilmesine neden olmaktadır.
Yazılan tarihin pazarlanması ise sanat, medya ve eğitimle sağlanır. Hakikat olsun ya da manipülasyon olsun, tarih, ancak toplumsal bilinirliği söz konusu ise bir etkiye sahip olabilir. Bu nedenledir ki, eski çağlarda destanlar, masallar, mitler, vb. sözel yayılım araçları kullanılmıştır. Günümüzde aynı etki, her türlü sanat dalı ve medya üzerinden devam etmektedir. Örneğin, ABD’nin Vietnam’da yaşadığı hezimet, Hollywood tarafından üretilen “Rambo” karakteri ile manipüle edilmiştir. Buna karşılık yine aynı Hollywood, Amerikan yerlilerine uygulanan soykırımı kamufle etmeyi de başarmıştır.
Tekrar Edilemezlik Sorunu
Tarihin manipülasyonuna imkan veren en önemli etken, tekrar edilemez oluşudur. Geçmişte bakiye kalan olaylar, laboratuvar ortamında olduğu gibi tekrar edilemez. Dolayısıyla farklı değişkenler altında olayların seyrindeki değişimleri izleyebilmek söz konusu değildir. Bu durum, aynı olayların farklı yorumlanmasına imkân tanır.
Alternatif Zaman Anlayışları
Olayların sadece “şimdi”de yaşandığı konusunda, Augustinus’un şimdinin genişlemesi açıklamasını sorunlu buluyoruz10. O, bir süreci geniş bir “şimdi” olarak değerlendirir. Bu perspektiften, örneğin 1. Dünya Savaşı hakkında, 4 yıl süren bir “şimdi” tasavvur etmek gerekecektir. Biz ise olayların “şimdi”lere ayrışması gerektiğini savunuyoruz: Hiçbir olay bir bütün değildir. Örneğin bir topun yere düşmesi, tek bir olay gibi görünse de aslında birçok farklı olayın birleşiminden meydana gelmektedir 11.
Aristoteles’in bütün–parça ayrımına kadar uzanan Gestalt teorisi de gösterir ki, gerçekleşmiş ve sona ermiş her olay, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, olayın her anının toplamından daha fazlasını ifade eder12. Bu bağlamda her olay, kendisini oluşturan parçalara ayrılarak incelenmelidir ve bu parçaların birleşmesiyle ortaya çıkan sonucun olayın kendisinden daha fazlasına işaret ettiği dikkatlerden çıkarılmamalıdır.
Sonuç
Tarih, neden-sonuç ilişkisi incelemesi değil; büyük ölçüde, her birisi bir diğerinden farklı olan yorumlardan oluşan bir algılama ve imgeleme sürecidir. Sonuçlar nedenlere bağlansa bile, bu bağlantıların kesinliği iddia edilemez. Tarih, episteme değil, doxa üretir; ancak eleştirel rasyonalite sayesinde göreli olarak tutarlı yorumlar oluşturulabilir.
Dipnotlar
- Ranke, L. von. History of the Popes. 19. yy.
- Collingwood, R. G. The Idea of History. 1946.
- Koselleck, R. Futures Past: On the Semantics of Historical Time. 1979.
- Hayden White, Metahistory. 1973.
- Nietzsche, F. On the Use and Abuse of History for Life. 1874.
- Augustinus, Confessions. 4. yy.
- Braudel, F. The Mediterranean and the Mediterranean World in the Age of Philip II. 1949.
- Foucault, M. Discipline and Punish. 1975.
- Said, E. Orientalism. 1978.
- Augustinus, Confessions, bkz. şimdinin genişlemesi.
- Aristoteles, Physics, bkz. hareket ve süreç.
- Köhler, W. Gestalt Psychology. New York: Liveright, 1929.

