Kur’an’ın Muhatapları
Kur’an’ın en çok muhatap aldığı ve doğrudan hitap ettiği iki kesim vardır: iman edenler ve salih amel işleyenler.
“Ya eyyuhellezine amenu ve amilus salihati” (Ey iman edenler ve salih amel işleyenler!)
ifadesiyle bu iki grup doğrudan belirtilmiştir.
İman
İman sözcüğü; eman, emin, emniyet gibi kelimelerin kökünden türeyen, İf‘al kalıbından bir isimdir. Emin olduğu, çok güvendiği, kendisini emniyette hissettiği yerde olmak demektir. Birine karşı duyulan gerçek güvenin sonucu olarak, o kişinin beyan ettiklerine de güvenmek, onları tasdik etmek anlamında kullanılır.
İman Etmenin Başlangıcı
İman edilen şeye güvenmek için mutlaka yaşayarak tecrübe etmiş olmaya veya bizzat şahit olmaya gerek yoktur. Sadece, güven duyulan birinden duymuş olmak yeterlidir.
Ancak imanın bir sonucu vardır: iman eden, bu güvenin gereklerini yapmak zorundadır.
İman için Bir Örnek
Babamız bize “Ateş yakıcıdır, canımızı acıtır” dediğinde, ona güvendiğimiz ve doğru söylediğinden emin olduğumuz için bu söze iman etmiş oluruz.
- Bu imanın sonucu: Ateşten uzak durmak ve kendimizi ondan korumaktır.
- Böylece zarar görmeden, acı çekmeden bir hakikati öğrenmiş oluruz.
- Aksi halde ateşin yakıcılığını ancak yanarak ve acı çekerek öğrenirdik. İman, bizi bu sıkıntılardan korur.
Ateşe yaklaşmaya devam etmek, ateşin yakıcılığına iman etmediğimiz anlamına gelir. Bu durumda ateş bizi yakacak, canımız acıyacak ve başka olumsuz sonuçlar da doğacaktır.
Babamızdan emin olmamız, onun söylediğine iman etmemiz ve davranışlarımızı bu yönde değiştirmemiz davranışlarımızı ıslah etmek demektir. Ondan duymamış olsaydık çekinmeden yapacağımız bir şeyi, sırf ondan duyduk ve ona güvendiğimiz için değiştirmemiz ıslah olmaktır.
Herkes, iman ettiği şekilde yaşamaktadır.
Allah’a İman
Babamız bize “Allah vardır” dediğinde; ona güvenimizden eminsek, “Allah’ın var olduğuna” iman ederiz.
Allah, kudreti büyük olan, her şeye kadir olandır.
Eğer Allah Varsa…
- Eğer Allah varsa; O’nun sonsuz kudreti ve yaratıcı güçleri (yani melekleri) de vardır.
- Eğer Allah varsa; O’nun kuralları ve belirli bir sistemi (yani kitabları) da vardır.
- Eğer Allah varsa; kurallarını ve uyarılarını bize bildirecek bir elçilik müessesesi (yani rasulleri) de vardır.
- Eğer Allah varsa; bildirdiği kuralların hesabını soracağı, olumlu veya olumsuz sonuçlarını göstereceği bir süreç (yani Ahiret günü) de vardır.
Bu dördü, “Allah vardır” bilgisinin doğal sonucudur. Akıl yürütme (mantık) yoluyla ulaşılan kesin bilgilerdir.
Böylece Allah’a iman, şu beş maddede karşılık bulur:
- Allah’a iman.
- Meleklerine iman.
- Kitaplarına iman.
- Rasullerine iman.
- Ahiret gününe iman.
Allahu Ekber
“Allah vardır” bilgisinin ardından bize “Allah ekberdir” bilgisi haber verilmektedir.
- Kebir: Cüzlerin hepsini içine alarak, kapsayarak sahip olunan büyüklük; büyüklüğün teklikten gelmesi,
- Ekber: Bunun en kesin, en büyük hali; yani kendisinden daha büyük hiçbir şeyin olmaması demektir.
Defteri Kebir Örneği
Muhasebede “defteri kebir” (büyük defter) vardır.
- İşlerin tamamı burada kayıt altına alınır.
- Kasa defteri, stok defteri, cari hesap defteri gibi yan defterler olabilir.
- Ama bütün bilgiler mutlaka defteri kebire işlenmek zorundadır.
- Defteri kebirde olmayan bir işlem olamaz.
Aynı şekilde, “Allahu ekber” demek; Allah’ın dışında hiçbir cüz, hiçbir parça, O’ndan ayrı hiçbir varlık yok demektir.
Allah’ın Birliği Üzerine İki Yaklaşım
“Allah vardır” diyerek, Allah’ın varlığına iman edilince; iki türlü anlayış, iki farklı yaklaşım ortaya çıkar.
Birinci Yaklaşım
- Allah vardır ve birdir, yani 1 tanedir.
- İkinci bir Allah yoktur. Ancak Allah dışında başka varlıklar da vardır: doğa, yıldızlar, insanlar, hayvanlar, dağlar…
- Allah birdir ama O’nun dışında başka birçok çeşit çeşit varlık da vardır.
İkinci Yaklaşım
- Allah vardır ve birdir.
- Bu birlik, O’ndan başka hiçbir varlığın olmaması anlamındadır.
- Yani Allah vardır ve O’nun dışında hiçbir şey yoktur.
İşte Ezan-ı Muhammedî ile günde beş kez, her seferinde altı defa ilan edilen “Allahu ekber” bilgisi, bu yaklaşımı bize bildirir.
İmanın esası da budur.
İki Yaklaşımın Sonuçları
• Birinci yaklaşım:
İyiliklerin ve güzelliklerin Allah’tan; kötülüklerin ve olumsuzlukların ise Allah dışındaki varlıklardan (nefs, şeytan vb.) kaynaklandığı zannını doğurur.
Bu zan, Allah’a karşı koyabilecek başka güçler varmış gibi bir düşünceye, Allah hakkında acziyet düşüncesine yol açar.
• İkinci yaklaşım:
Hiçbir mahlûku, fiili, hali Allah’tan ayrı göremez.
Her şeyin sebebini Allah’tan, O’nun kudretinde bilir.
İkinci yaklaşımdan, “kadere, hayr ve şerrin Allah’tan olduğuna iman” ortaya çıkar.
Salih Amel İşlemek
Salih sözcüğü, düzenlenmiş, disiplin altında en iyi hale getirilmiş, elverişli, uygun, ıslah edilmiş anlamlarındadır.
Amel etmek, bilgisine detaylarıyla sahip olunan işi olağan şekilde yapmak anlamındadır.
Dolayısıyla, salih amel işlemek, bilgisine sahip olunan, rutin ve olağan işleri en iyi, en uygun, şekilde gerçekleştirmek şeklinde açıklanabilir.
Salih amel, kişinin kendisine karşı ve topluma karşı sorumluluklarına göre iki grupta özetlenebilir.
- A) Kişinin kendi yaşantısında;
- 1. Emr-i bil maruf: Kişinin, kendi hal ve yaşantısında maruf ile amel etmesi.
- 2. Nehy-i an-il munker: Kişinin kendisini, munker olandan alıkoyması.
- B) Toplum yaşantısında;
- 1. Kişinin, kendisi için istediğini herkes için istemesi.
- 2. Kişinin, kendisi için istemediğini hiç kimse için istememesi.
Emr-i bil Maruf
Türkçemizdeki “töre” ve Arab dilinde “urf” (örf) aynı anlamdadır; gelenek, töre, anane diye bildiğimiz şeylerin hepsine birden bu ad verilir.
Örf’e, töreye, geleneklere uygun olana “maruf”, örfün bilgisine sahip olan ve maruf üzre yani örfe uygun olarak yaşayana “arif”, böyle bir yaşantının bilgisine “irfan” denilmektedir.
Örfün, gelecek nesillere kazandırılmasına “maarif”, öğretilen örf bilgisine “marifet” denir. Örfe uygun olup olmadığından emin olunamayan hal ve durumlar “araf” olarak adlandırılmaktadır.
Kişinin dünyevi gelenekleriyle itikadi geleneklerinin buluştuğu, kesiştiği noktaya “arafat”, bu buluşmaya ve halvete ise “arefe” denir.
Emr-i bil Maruf, kişinin maruf üzere yani geleneklerine, adetlerine, töresine, örfüne uygun olarak yaşam sürmesi demektir. (Emr kelimesi buyurmak, başkasına talimat vermek anlamında değil, iş yapmak, uygun yaşamak manasındadır.)
Nehy-i an-il Munker
Nehy sözcüğü, bir hal veya davranışı kendisinde nihayete erdirmek, sonlandırmak, bir daha yapmamak anlamındadır. Menetmek ve yasaklamak anlamlarında da kullanılır. Burada dikkat edilmesi gereken, bu sonlandırmanın veya yasaklamanın, bir başkasına değil, kişinin kendisine karşı olduğudur!
Munker, inkar edilmiş olan anlamında İf’al kalıbından ism-i mef’uldür. İnkar, bilmezden, tanımazdan gelme, yaptığını ettiğini gizleme anlamınadır.
Nehy-i an-il munker, kişinin, gizleyeceği, inkar etmek zorunda kalacağı bir durumlardan, her türlü hal ve davranıştan kendisini alıkoyması manasında bir fıkıh terimidir.
İslam’ın Evrenselliği
Salih Amel teriminin tanımı;
“İçinden yaşanılan toplumun töresine, geleneklerine uygun olarak yaşamak, saklamaya gizlemeye mecbur bırakacak davranışlardan uzak durmak; kendisi için istediğini çevresindekiler için de istemek, kendisi için istemeyeceği bir şeyi ise hiç kimse için istememek”
şeklinde özetlenebilir.
Bu kural, belirli bir ırka veya coğrafyaya değil, bütün insanlığa hitap eden evrensel bir ilkedir.
Afrika çöllerinde yaşayan toplumlar da, kutup halkları da, Asya, Avrupa ve Amerika toplumları da, velhasıl bütün farklı kültürler bu şekilde İslam yaşantısına uygulanabilir hale gelmiştir.


Geri bildirim: İnanç Seviyeleri - DuruVizyon
Geri bildirim: İman Etmek ile İnanmak Ayrımı - DuruVizyon
Geri bildirim: İnsan Olduğumuzu Tespit Etmek - DuruVizyon
Geri bildirim: İslam'ın Gerekleri ve Şartları - DuruVizyon