Allah’ın Dini, ancak, İslam’dır.
Allah vardır. İnsanlık içinde, Allah’ın varlığı konusunda şüphe duyan küçük bir azınlık da vardır. Bugün, bütün bilimsel verilere ve açık görsellere karşın, dünyanın yuvarlık olmadığını iddia eden gruplar bile vardır. Hakikati göremeyenler, hakikat peşinde koşanlar için her zaman motivasyon kaynağı olmuştur.
Allah, ezeli ve ebedi varlıktır. Mutlak hakim ve yaratıcıdır. Zaman ve mekan mefhumlarının dışındadır. Yani, Allah değişmez, değişim göstermez. Değişmeyen Allah’ın dini de değişmez. Al-i İmran Suresi 19.ncu ayette mealen belirtildiği üzere; «Allah’ın dini tektir ve o da “İslam”dır.»
Din, beşer varlığın, maddi, bedeni ve moral gelişimi için Allah’ın koyduğu kurallardan oluşur. Bu kurallar olgun yaşantıyı tesis etmek içindir. Dolayısı ile aşamaları ve seviyeleri vardır. Ademiyet ile beşer varlığına başlayan toplumların dini olgunlaşma süreçleri Hz. Nuh ile başlamaktadır. Bu başlangıçtan, dinin kemale ulaşmasına kadar 5 aşamadan bahsedilebilir. Bunlar:
- Nuhilik
- İbrahimilik (Haniflik)
- Musevilik (Davudilik dahil).
- İsevilik
- Muhammedilik (Ahmedilik)
Bu aşamaların tamamı İslam olarak ortaya çıkar. Bakara Suresi 285.nci ayette; «Rasul ve mu’minler, Rabbinden inzal olanlara iman ettiler. Hepsi, ALLAH’a ve meleklerine ve kitablarına ve Rasullerine iman ettiler. “Rasullerinden hiçbiri arasında fark görmeyiz.” dediler.» Bu ayet hükmünce, İslam itikadında, gelip geçmiş bütün Nebilere ve Kitablara ve Rasullere iman etmek şarttır.
Beşer, içinde bulunduğu zaman, şartlar ve inanç durumuna göre farklı zamanlarda farklı kurallara uyabilir; gün içinde bile arka arkaya farklı Nebilere uyum gösterebilir. Bunların hepsi hakktır. Beşeri yaşantı böyledir. İnsani yaşantıda ise Muhammedilik esastır.
Allah’ın dini olan İslam, Muhammedilik ile ikmal olduğu için, toplum tarafından Muhammediliğin İslam’ın kendisi olduğu yönünde bir kanaat oluşmuştur. Oysa din yaşantısı, zamana değil, bireyin itikadi gelişimine ve değişimlerine bağlı olduğundan anılan 5 aşama da her zaman İslam içinde yer tutmaktadır.
Beşeriyet Adem aşaması ile başlar. Adem, Şit ve İdris aşamalarında, beşeri yaşantının genel kurallarına dair bilgiler gelir. Bunlar literatürde “suhuf” olarak isimlendirilir. Bu suhuflarda, genel olarak, beslenme, giyinme, korunma, aile yaşantısı, tarım, hayvancılık gibi konularda beşeri bilgiler topluma aktarılır.
Nuh ile itikadi yaşantının gerekleri tebliğ edilmeye başlanır. İtikadi kurallar ilk kez İbrahim aşamasında verilen suhuflar ile ortaya çıkar. Bu suhuflar, Haniflik inancının temellerini ortaya koymaktadır.
Nebi ve Rasul
Her aşama, kendi kurallar bütünü ve bu kuralları tebliğ eden yöneticileriyle beraber inzal edilmiştir. Bir kurallar sistemi kurup, bu sistemi bizzat yönetenlere Nebi, var olan sistem içinde tebliğ yapanlara Rasul denilmiştir. Bütün olarak söz konusu sitemin kurallarına ise Kitab denilmektedir.
Farklı bir tanımlama yaparsak, kendisine kitap verilen elçilere Nebi, kendisinden önce gelen kitaba uygun tebliğ yapan elçilere Rasul denilir. Bugün bunun tersini ifade eden tanımlar konuşuluyor olsa da gerçek böyledir. Al-i İmran Suresi 81.nci ayette; «Allah, Nebilerden misak aldı: “Size verdiğim kitap ve hikmete sadakat gösteren bir Rasul gönderdiğimde, muhakkak onun güvenliğini sağlayacaksınız ve ona yardım edeceksiniz. Bunu kabul ettiniz ve bunun üzerinize önemli bir vazife olarak aldınız mı?” Nebiler: “İkrar ettik!” dediler.» denilmektedir. Bu ayet hükmüne göre kitablar Nebilere gönderilmekte, Rasuller ise kendisinden evvel gelen güncel kitaba ve Nebiye sadakat göstermektedir.
- NBE kökünden, Nebe kelimesi “bilgi” demektir. Ancak bu bilgi, henüz bilim olarak ortaya çıkmamış, gerçekleşmemiş ancak gerçekleşmesi kesin olan bilgidir. Olan şeyin bilgisine “haber” denir.
- RSL kökünden, Risal kelimesi “taşımak” demektir. Bu taşıma iki yönlüdür; hem getirmek hem de götürmek manasınadır. Bu işin failine Rasul denir. Gönderilen şeye Mursel (ism-i mef’ul), gönderene de Mursil (ism-i fail) denir.
Nebiler, Allah’tan aldıkları emir ve bilgiyi, kurallar bütünü halinde topluma duyururlar ve bir sistem olarak yerleştirirler, uygularlar ve örnek olurlar. Duyurdukları kurallara bütününe Kitab denir.
Rasuller, yine Allah’tan aldıkları bilgiyi muhataplarına ulaştırırlar. Nebi ve Rasullerin haberleşebilmek ehliyetleri vardır. Böylece müşküllerin çözümü, bilinmezlerin bilinmesi için ilahi bir diyalog ortaya çıkmaktadır.
Rasul, ayrı bir beşer olabildiği gibi, her beşerin kendi iç aleminde de risalet merkezi de vardır. Her beşer, kendi iç alemindeki, gönül alemindeki risalet merkezinden Allah ile diyaloğunu sağlayabilecek kabiliyete ulaşabilir. Ancak bu kabiliyet ancak yetkin aşamada faal olacaktır.
Kitab-ı Mukaddes
İlk kurallar bütünü, Musa Nebi aşamasında ortaya çıkar. Bilinen ilk kitab Musa’ya gelmiştir. Tevrat, Musa Nebi aşamasında gelen bilgi ve kuralları ifade etmektedir. Musa’nın ardından binlerce Rasul gelmiş, hatta büyük kısmı İsrailoğulları tarafından öldürülmüştür. Bu Rasullerin (bir kısmının) tebliğ ettikleri de Tevrat’a ilave edilerek Tanah (Tevrat-Nev’im-Ketuvim) veya Eski Ahid (Old Testament) ismi verilen kitap ortaya çıkmıştır. Ne var ki, bu metinlerin hiç birisi tebliğ edenler tarafından kaleme alınmamıştır. Sonradan yazılı hale getirilmiştir.
Musevi dönemin ardından İsa Nebi ve İsevi kurallar gelir. İsa Nebi de kurallarını tamamen sözlü olarak tebliğ etmiştir. İseviliğe iman eden ve gönül veren öğrencileri, sonradan İsa Nebinin kurallarını kendi anlayış ve söylemleri ile yazıya geçirmişlerdir. Böylece ortaya, öğretinin binlerce yazılı versiyonu çıkmıştır. Daha sonra düzenlenen konsillerde bu metinlerin sayısı 4’e indirilmiştir (Evangelion). Bu metinlere diğer metinlerin de ilave edilmesi ile ortaya Yeni Ahid (New Testament) isimli metin çıkar.
Eski Ahid ile Yeni Ahid metinlerinin birleşmesi sonucu ortaya çıkan geniş metne Kitab-ı Mukaddes (The Holy Bible) adı verilmiştir.
Buraya kadar önemli olan konu şudur ki; 10 Emir dışında Kitab-ı Mukaddes’in hiçbir metni, Nebiler tarafından tebliğ edilmiş ilahi beyanlar değildir. Nebilerden ve Rasullerden aktarılanların çok daha sonraki zamanlarda inananlar tarafından kendi anlayış ve görüşleri ve bazen de çıkarları doğrultusunda yazılmış metinlerdir.

Kitab-ı Mutlak: Kur’an
Kendisine inzal olan ifadeleri aynen yazılı hale getiren tek elçi, Muhammed Nebi’dir. Ahzab Suresi 40.nci ayette; «Muhammed, Nebilerin sonuncusudur.» denilmektedir. Bu ifadeye göre beşeriyete gönderilen son kurallar bütünü, Muhammedi öğretidir. Veda Haccı sırasında inzal edilen ve son ayet olan Maide Suresi 3.ncü ayette; «Bugün, dininizi, sizin için ikmal ettim. Üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için, din olarak İslam’a razı oldum.» denilmektedir.
Bu iki ayet açıkça belirtmektedir ki; Kur’an son kitaptır ve Muhammed Nebi son Nebidir. Artık Allah’ın dininin kuralları ve sistemi değişmeyecek, yeni bir düzen kurulmayacaktır. İtikadi yaşantının son ve en üst aşamasının kuralları tebliğ edilmiştir.
Kitabların ilahi söylemlerinin, Nebinin ifade ettiği dil ile doğrudan yazıya alınmış metinlerine Mushaf denir. Nebi tarafından bizzat kontrol edilerek ve orijinal beyanlarıyla yazıya alınan tek kitab, Kur’an’dır. Dolayısıyla tek Mushaf, Kur’an Mushafıdır.
Kur’an Mushafı, aynı zamanda Kelam-ı Kadim (kıdem olarak üstün olan kitap) veya Kitab-ı Mutlak (açık şekilde serbestçe ortaya bırakılmış, ulaşılabilir kitap) olarak da isimlendirilir.
Kelam-ı Kadim, Allah Rasulü Nebinin bizzat kıraat ettiği Kur’an’dan, Allah’ın emri ve izni ile ashabına ve ümmetine tilavet ettiği kısmıdır. Kelam, diğer ilahi suhuf ve kitablardan farklı olarak, bütün insanlığı muhatap almıştır. Hitabeti gibi, beyanları, açıklama ve emirleri mevcut ve gelecek bütün insanlığı kapsamaktadır.
Kur’an sözcüğü, o dönem Arab toplumunda kullanılan dilin bir öğesi değildir. Ancak çok daha öncesinden beri Türkçede kullanılan “kur-mak” mastarından türeyen bir sözcüktür. Kur’an terimi hakkında iki temel düşünce vardır. Bunlardan birisi Kaf-Ra-Elif kökünden türetildiği ve ilk kez Kur’an’da kullanıldığı yönündedir. Bu zayıf bir ihtimaldir. Bizim de kabul ettiğimiz ikinci düşünce, bu terimin Türkçeden alıntılandığıdır. Kur’an’da farklı dillerden alıntılanan pek çok sözcük bulunmaktadır.
Türkçe “kur-mak” kökünden gelen Kur’an kelimesi, bir şeyi, bir yapıyı, bir oluşumu kuran, ortaya çıkaran, meydana getiren anlamındadır. Kur’an teriminin anlamı da buradan gelmektedir; “İnsan yaşantısını meydana getiren kuralla bütünü.”
Kağıt Sorunu Safsatası
Bir kısım güruh, Hz. Muhammed döneminde yani MS. 7.nci yüzyılda Muhammed Nebi’nin yaşadığı Mekke civarında kağıt bulunmadığından, Hz. Muhammed’in okuma yazma bilmediğinden, bunlardan ötürü de Kur’an’ın yazıya geçirilmediğinden bahsetmektedir.
Ne var ki aynı güruh, 1000 sene öncesinde yaşayan Platon’un, kitaplarını kağıda yazdığına inanmakta beis görmemektedir. MÖ 4.ncü yüzyılda Atina gibi mahrum bir bölgede kağıt sıkıntısı olmadığına inananların, bunun bin sene sonrasında, ticaretin ve edebiyatın özellikle de şiir sanatının merkezi konumundaki, aynı zamanda fuarlar ve panayırlar şehri olan, Ortadoğu’nun o dönemdeki en önemli yerleşim merkezi Mekke’de… kaldı ki fuar ve panayır zamanlarında büyük küçük bütün şairlerin şiirlerini kağıtlara yazarak duvarlara astığı bir dönemde, kağıt yokluğundan bahsediyor olmaları iyi niyetli bir yaklaşım olamaz.
Aynı dönemde, ayetlerin kemik ve dal parçalarına, bir takım bitki yapraklarına vs. yazıldığı rivayet edilmektedir. Bu örnekler, öğretinin mensupları, özellikle kölelik mağduru mensupları tarafından gerçekleştirilmiş bireysel örneklerdir. Kişilerin kendileri için ortaya koydukları özel çabalardır. Bu söylemleri öğretinin geneline atfetmek, yine iyi niyetle alakalı olamaz.
Ayrıca, Kehf Suresi 109.uncu ayette geçen «bütün denizler mürekkep olsa, bir o kadar da üstüne koysak, Rabbimin kelimelerini yazmaya yetmezdi» mealindeki ifadeler, o dönemde kağıt sorunu olmadığını izah etmeye yeterlidir. Mürekkep ile ancak kağıda yazılır. Kemik ve yaprak gibi malzemelere yazı yazmak için mürekkep gerekmez, çünkü bu tür malzemeler üzerine yazı, kazınarak yazılır.
Kur’an’ın Yazıya Geçirilmesi
Nebi tarafından tebliğ edilen ayetler, Nebi’nin görevlendirdiği yazıcılar tarafından yine Nebi’nin kontrolünde yazıya geçirilmiştir. Her gelen yeni ayet, Mushafta, Nebi’nin talimat verdiği kısma, işaret ettiği ayetlerin arasına eklenmiştir. Bu nedenledir ki Mushaf sırası nüzul sırasından farklıdır. Nebi’nin ayetleri Mushafta sıralaması, yine kendisine gelen ilahi emirlerin sonucudur ve önemli olan da bu sıradır. Nüzul sırasının ümmet için hiçbir önemi olamaz.
Başlangıçta Mushafta sure adları ayrımı ve ayet numaraları gibi bir düzenleme de yoktur. Gelen ayetlerin yazıya geçirilmesi sırasında Nebi, tümünü birebir okuyarak kontrol etmiş ve doğrulamıştır.
Bugün yine bazı güruhlar, Ümmilik kavramı üzerinden, Hz. Muhammed’in okur yazar olmadığını iddia etmektedir.
İki cihan serveri, alemlerin nuru, sevgililer sevgilisi, bütün kainat kendisi için yaratılmış olan; aynı zamanda, muazzam bir tacir, üst seviye bir iş adamı, muzaffer bir komutan, üstün seviyede bir siyaset adamı, etkileyici bir hatip, ilm-i ilahiye mazhar olmuş benzersiz bir alim ve diğer gerekli vasıfların tamamına eksiksiz olarak sahip, kuvvetli bir lider durumundaki Allah Rasulü Efendimizin, “cahil olduğu, okuma yazma bilmediği” düşünülemez! Herhangi bir temele dayanmayan bu iddiaların da iyi niyetli olmadığı gayet açıktır.
Kur’an Dili
Kuran Mushafı, o dönemin Arablarının kullandığı dil ile yazıya geçirilmiştir.
Arabların kullandığı dil o dönemde 16 sessiz harften oluşuyordu. Noktalı harfler yoktu. Örneğin, be, te, se harfleri yazı olarak birbirinin aynısıydı. Aynı şekilde ha, hı, cim harfleri de aynı şekilde yazılıyordu. Sesler, yazımda, her kelimeye özgü olduğu için ayrıca bir işaretleme yapılmıyordu. Bu durum Arab toplumu için sorun teşkil etmiyor, okumakta sorun çıkmıyordu.
Ancak, Muhammedi öğreti, geniş coğrafyalara yayılmaya başladığında, farklı etnik ve kültürel toplumlar içinde bu yazının okunmasında sorunlar baş gösterdi. Ortaya büyük anlam farklarının çıkmaması için Halife Ebu Bekir döneminde başlayan çalışmalarla, yazımları aynı olan harflerin ses ayrımlarını kolayca yapabilmek için kullanılan bazı harfler, noktalar eklemek suretiyle yenilendi ve kullanılan alfabe 29 sessiz harfe çıkarıldı. Bunun dışında, sözcükleri doğru şekilde seslendirebilmek için hareke sistemi ilave edildi. Böylece, bugün kullandığımız şekline ulaşıldı. Bütün bu çalışmalar, alanlarında uzman kimseler tarafından ve sürekli denetim altında gerçekleştirildi.
Bu çalışmalar sırasında, daha önce bireysel olarak kemik ve yaprak gibi malzemelere kazınarak not alınan örneklerden bile kontrol amacıyla faydalanıldı. Art niyetli birtakım güruhlar tarafından, bu durum öne sürülerek, Mushafın kağıtlara sonradan yazıldığı gibi uydurma ortaya atılmıştır.
Okumak: Tilavet ve Kıraat
Kelam-ı Kadim’in ilk emri; Alak Suresi 1.nci ayetinde; «Halk eden Rabbinin adına oku (kıraat et)!» şeklindedir. Söz konusu ayette geçen emir, açık olarak “kıraat et” şeklindedir. Okumak, iki türlüdür: tilavet ve kıraat.
Tilavet, ikincil bir varlığa tabi olmak demektir. Tali olmak söz konusudur. Başkası tarafından yazılmış olanı, idra maksadı ile okumaktır. Mushaf, yazılı bir metindir. Mushaftan yapılan okuma tilavettir.
Kıraat ise doğrudan okumaktır. İkinci varlık olmadan, okuyanla yazanın bir ve beraber olduğu okumadır. Ortada bir kitap, bir yazı olmadan okumaktır. Bu, aslında bir hissediştir, kendi derinliklerinden bir duyuştur. Kur’an, yazılı bir metin değil, din kurallarının bütününün adıdır. Bu bütün içinde her bir kural, lüzum ettikçe ve yeri geldikçe insanın iç derinliğinden, gönül alemindeki Rasul ile irtibat noktasından insana akmaktadır. İşte gelen bu emir ve bilgiyi hissediş kıraattır.
Bu duyuş, bu okuma, hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, hangi milletten olursa olsun, her bir kimse için kendi ana dilindedir. Kelam-ı Kadim’de Yusuf Suresi, Nahl Suresi, Taha Suresi, Şuara Suresi, Zumer Suresi gibi farklı yerlerde, Kur’an’ın “mubin arabiyye lisanı ile” inzal edildiği vurgulanmaktadır. Burada geçen “arabiyye” kelimesi, “anadil” anlamındadır. Yani Kur’an herkes için kendi anadilinde kendi şuuruna apaçık halde düşmektedir. Vurgulanan budur.
Kur’an’ı Kendimize Kerim Etmek
Kişi, gönül aleminden, Rasul noktasından kıraat ettiği emri derhal uygulamaya geçerse veya aldığı bilgiyi derhal kullanmaya başlarsa, okuduğunun gereklerini yapmaktan geri kalmadan hakkıyla yerine getirirse, okuduğu Kur’an’ı kendisine “kerim” etmiş olur. Takdir edilerek kabul görmüş olan ikrama “kerim” denir. Böylece kişinin okuduğu, artık sadece Kur’an değil, “Kur’an-ı Kerim”dir. Bu büyük bir ikramdır.
Kişinin, duyum aldığı bilgiye veya emre itaat etmesi için, duyum kaynağının güven verici olması şarttır. Kişi, kendi deriliğinden kıraat ettiği bilginin doğruluğunu test etmek için yazılı halde elinde bulunan Kelam-ı Kadim ile kıyas eder. Hattı zatında hakkaniyetli şekilde kıraat etmenin yolu, yazılı halde elimizde bulunan Kelam-ı Kadim’e itibar etmekten geçmektedir. Mushaftan tilavet ettiği bilgiyi ciddiyet ve samimiyetle hayata geçirmeye başlayan kişi, ancak o zaman Kur’an’ı kıraat etmeye başlayabilir. Elbette ki kıraat, bir eğitim işidir.
Mushaf’ın Tahrif Edilmesi
Kur’an öncesi kitabların hiç birisi, Nebileri tarafından doğrudan yazıya alınmadıkları için yazılı metinleri doğal olarak tahrifat içindedir. Çünkü bu metinleri yazanlar, kendi kaydettikleri aşamalar doğrultusunda, kendi anlayış ve görüşleri ile kendi ifadelerini yazmışlardır. Bu kitablara iman edenler, kitabların asıllarına değil, intikalen yazılanlara itibar etmektedirler.
Kur’an ise, Muhammed Nebi tarafından ve tam olarak kendisine inzal edilen şekliyle yazıya geçirildiği için orijinal yazımı itibariyle tahrif edilmediği kesindir ve herkes tarafından da kabul görmektedir.
Ne var ki, Allah’ın inzal ettiği haliyle yazıya alınan ayetlerin manalarının anlaşılması kolay değildir. Bu nedenle, Mushaf hakkında meal ve tefsir adıyla açıklayıcı çalışmalar yapılmıştır. Kur’an’ın tahrifatı işte burada başlamaktadır.
Örneğin, Kur’an’da en önemli konulardan birisi olan “dava” kavramı, tahrif edilmiştir. “Rasul” ve “Nebi” kavramları, “salat” kavramı, “taharet” kavramı, vs. pek çok kavram tahrif edilmiştir. Bu asli kavramların yerlerine, Kur’an’ın amacından ve ciddiyetinden uzak farklı ifadeler yerleştirilmiştir. Al-i İmran Suresi 78.nci ayette; «Kesinlikle onlardan bir grup, kitabtan olmadığı halde, onun kitabtan olduğunu sanmanız için lisanlarında evirip çevirirler. ALLAH indinden olmadığı halde, “bunlar, ALLAH indindendir” derler. Bile bile yalan söylemektedirler.» denilmektedir.
Bu tahrifatta, pek çok art niyetli güruh gibi özellikle benzer bir alfabe kullanmakta olan Persler‘in de çok önemli katkıları olmuştur, halen de olmaktadır. Rasul ve Nebi kavramları Pers dilindeki “peygamber” ifadesi ile, “dava” kavramı yine aynı dildeki “dua” ifadesi ile, “salat” kavramı “namaz” ifadesi ile örtülerek tahrif edilmektedir.
Ayrıca;
► Tilavet ederken, sözcükler, mushafta yazdığı gibi değil, kasıtlı olarak dilimize alıştırıldığı gibi telaffuz edilmektedir.
(Örneğin, “ve LA-ddallin”, yerine -haşa, Allah muhafaza- “ve LE-dallin” diyoruz.)
► Meal ve tefsir çalışmalarında, ayette geçen kelimeler yerine, anlamları çok daha başka olan farklı kelimeler kullanılmaktadır.
(Örneğin, “dava” yerine “dua” yazıyoruz.)
► Yine meal çalışmalarında, cümlelerin içine, sözcüklerin aralarına, bazen açıkça, bazen parantez arasında, ayette olmayan başka ifadeler sokuşturulmaktadır.
Muhammed Nebiye iman edenler, Kur’an’larını kendi gönül alemlerinden kıraat ettikleri için bu tahrifat oyunlarına zaten gelmezler; ancak, yine de çok dikkatli olmakta pek çok faydalar olacaktır.
Kur’an’ın Mucizeleri
Allah Rasulü aracılığı ile yazılı olarak tarafımıza ulaştırılan ilahi kelam, tam anlamı ile mucize niteliğinde bir metindir. Bazı mucizevi yönleri şöylece sıralanabilir:
-
Kapsam
Ayetlerin muhkem ifadeleri ile genel yaşam kuralları hakkında kesin hükümler barındıran Kelam-ı Kadim, muteşabih anlamlar ile de her seviyede beyanatta bulunmaktadır. Ayetlerin hemen hemen hepsinin anlamları, tilavet eden kişinin manevi olgunluğuna göre derinlikler taşımaktadır.
Bu derinliklerden ötürü Kelam-ı Kadim’in tek bir mealinden ve/veya tek bir tefsirinden söz edilemez. Bir yönü ile geçmişte yaşanmış kıssalardan bahsederken, başka bir yönü ile kişinin kendisinden, tümüyle kendi kimliğinden bahsetmektedir. Bir yönü ile var olup geçmiş kavimlerden bahseden ayetler, başka bir yönü ile günümüz yaşantısını belirlemektedir.
-
Enerji
İçeriğinden ayrı olarak… Kelam-ı Kadim’in lafzı da bir mucizedir.
Tilaveti sırasında ortaya çıkan ses, anlamından hem bağımsız hem de bağımlı olarak, bütün diğer sesler gibi, doğada enerji olarak yayılmaktadır ve bu enerji, belirli bir takım hadiselerin oluşmasına neden olmaktadır.
Ayet içeriklerinin mana olarak anlaşılabilmesi için birçok ayet, önceki ya da sonraki ayetler ile birleşerek ya da bir ayet kendi içinde farklı cümlelere ayrılarak yazılabilmekte ve ancak bu şekilde idrak edilebilmektedir.
Ancak orijinal hali ile tilaveti esnasında, cümle ortasından ayrılmış gibi görünen ayetlerin enerji olarak belirli frekanslar taşıdığı görülmektedir. Bu frekanslar, insan ağzından kainata yayılım ile en yakınından en uzağına kadar belirleyici ve etkin hadiselere neden olmaktadır.
İşte bu nedenle, yüksek sesle tilavet edilirken tam olarak seslere, harflere, kelimelere, kurala, tecvide, iraba uyum sağlanması mecburidir.
Kelam-ı Kadim’in tilaveti “sünnetullah”tır, işitilmesi ise farzdır. Bilindiği üzere farz Allah’ın yüklediği yükümlülüktür. Farz demek, yapılması mecburi olan, isteyerek ya da istemeyerek mecburen yapılan, hatta çok kez farkında bile olmadan yapılan demektir. Sadece beşer değil, bütün mahlukat farz olana riayet etmek zorunluluğundadır.
Tilaveti işitmenin bütün mahlukata, bütün evrene açık bir farz olduğu düşünüldüğünde, tilavet edene açık sorumluluk yüklenmektedir. Eğer kişi, kelimelerin gramerine, kelamın tecvidine tam olarak uygun bir okuma yapacak kadar kendisine güven duymuyor ise yüksek sesle okuma yapmamalıdır. İçinden okuma dediğimiz fısıltı yöntemi ile okumak, Kelam-ı ilahinin esrarını, tilavet eden kişiye ulaştırmakta yeterlidir. Eğer yüksek ses ile tilavet edilecek ise muhakkak surette kurala, tecvide, iraba uygun okuma yapılmalıdır.
-
Güncellik
İnsan ve Toplum, her an tekamül halindedir.
Yüzyıllar içinde devirler, teknolojiler, keşifler, algılar, yaşantılar, zihniyetler sürekli olarak değişmiş, buna karşın bu değişim sürecinde Kelam-ı Kadim’in güncelliği, akılcılığı, yol göstericiliği hiç değişmemiş, taptaze kalmıştır. Bu, onun İLAHİ KELAM olmasının mucizevi halidir.
-
Şifreler
Kelam-ı Kadim, gerek mana olarak gerek lafzi olarak gerek kurgu olarak bünyesinde birçok şifre barındırır. Mesela, barındırdığı imgelerin “ebced” adı verilen bir usul ile sayısal birtakım değerlere çevrilmesi üzerinden birtakım sonuçlara ulaşılabilmektedir.
-
Edebi Eser
Kelam-ı Kadim’in inzal olduğu dönemde, inzal olduğu coğrafya halkları ileri derece edebi duygulara sahipti. Edebi hitabetler, önemle takip edilir, hitabet sahipleri üstün kimseler olarak kabul edilirdi. Toplum, bu üstünlüğü takdir edebilecek bilgi ve birikime sahipti.
Allah Rasulünün tilavet ederek tebliğ ettiği İlahi Kelam, o dönem edebi sanatlarının çok üzerinde bir sanat yapısına ve kurgusuna sahipti. Edebi hitabeti çok üstün olan kimseler bile, Kelam’ın sahip olduğu edebi sanata ve hitabete ulaşamadılar. Kelam, bu yönüyle de mucize olarak kabul edilmiştir.
Bu yazıda, İslam’da ilahi Kitablar ve son kitab Kur’an’ın bazı genel özellikleri incelenmiştir.


Geri bildirim: Peygamber İfadesindeki Tehlike - DuruVizyon
Geri bildirim: Arz ve Sema - DuruVizyon
Geri bildirim: Din de Yaşam da Tektir! - DuruVizyon